Aylar: Şubat 2016

Ertelenmiş Hayatlar

ertelenmiş hayatlar

Ertelediklerimiz; gerçekten yapmak için doğru zamanı beklediğimiz planlarımız mı? Yoksa yapmaya korktuklarımız mı? Önce dürüstçe buna yanıt vermeliyiz..

Sahip olduğumuz en değerli şey belki de yaşam. Doğumla ölüm arasındaki yolculuk. Daha çocukluktan itibaren kişiliğimiz ve bununla birlikte hedeflerimiz, ideallerimiz,hayallerimiz de biçimlenmeye başlıyor. Başlarda hayallerimize inanıyor ve büyük bir istekle bunların peşinden koşmaya başlıyoruz. Özellikle ergenlik ve ilk gençlik döneminde bu hayallerimizin ve isteklerimizin ateşli ve tutkulu savunucuları oluyor, umut ve inançla kendimizi gerçekleştirmeye çabalıyoruz.

Ama ya sonra… Sonra ne yazık ki çoğumuz bu tutkuyu, motivasyonu kaybediyor ve bizim kendimize çizdiğimiz değil de, bizim için çizilen yaşam yollarında yürümeyi tercih ediyoruz. Belki bu daha güvenli geliyor bize. Bir çok istek ve hayalimizden vazgeçiyor yada daha kötüsü onları sürekli ertelemek gibi bir kötü alışkanlık ediniyoruz. Sanki şimdi içinde olduğumuz an önemsiz ve geçiciymiş gibi algılamak ve sonraki, aslında bilinmeyen bir gelecek zamanda bu istek ve hayallerimizi gerçekleştirebilecekmiş gibi yaşamak. Bilinçli veya farkında olmadan buna inanmak. Belki de isteklerimizi gerçekleştirememiş olmanın, bu hayal kırıklığının acısından kaçan egomuzun geliştirdiği bir savunma mekanizması bu ertelemeler; yapamayacak olmanın acısını çekmektense, daha sonra yapacağına inanmak.

Ancak ne var ki biz ömrümüzün zaman çizgisinde ilerledikçe ertelediklerimiz de birlikte ilerliyor ve aradaki mesafe hep aynı kalıyor, kapanmıyor. Peki ne zamana kadar erteleyebiliriz? Ölüm bizi bu hayattan kopardığında zaten hiçbir değeri kalmayacak olan bu istek ve hayallerimizi aslında şimdiden çöpe atmış olmuyor muyuz? Henüz yaşıyorken –ki ne zaman biteceğini bilemediğimiz bir yolculuk bu- ertelediklerimizin içinde gerçekten olanaklı olmayanları ertelenenler listesinden çıkarmak ve acısıyla yüzleşmek, ama geriye kalanları ise artık ertelemeyi bırakmak ve ilk günkü cesaret ve tutkuyla bir an önce gerçekleştirmeye başlamalıyız. Çok geç olmadan…

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Sessiz Çığlıklar

sessiz çığlık

Bir sürü sessiz çığlık yankılanıyor ruhumun kulaklarında. Ya siz, siz de bunları duyabiliyor musunuz?!.

İşitemediğimiz o kadar çok ses var ki aslında. Fiziksel olarak duyma / işitme eşiğimizin altında -veya üstünde- kalan sesleri işitemiyoruz. Yani; frekansı 16 hertz (Hz) altında kalan -subsonic- sesleri ve frekansı 20.000 Hertz’in üstünde kalan -ultrasonic- sesleri işitme organımız algılayamıyor ve bir tepki de veremiyoruz.

Böylece, fiziksel olarak duyma eşiğimizin dışında olan bu sesleri duyamadığımız için ne kendimizi ne de başkasını eleştiremeyiz. Biyolojik özelliklerimizi değiştiremeyeceğimize göre (şimdilik!), bunun için yapılabilecek pek fazla bir şey yok sanırım.

Ancak bizim burada üzerinde durduğumuz sessiz çığlıklar ve onları duyabilme sorunu ise fiziksel duyma meselesinden biraz farklı. Yani bu sessiz çığlıklar bizim algılama eşiğimizin dışında değiller, onları duyma potansiyeline sahibiz.

Peki siz bu sessiz çığlıkları ne kadar duyabiliyorsunuz bakalım.

Ülkemizin veya dünyanın herhangi yoksul bir bölgesinde bırakın yeterli besin bulmayı bir küçük parça ekmek veya biraz suyu bile bulmakta çok kez zorlanan o küçük çocuk veya bebeklerin sessiz çığlıklarını duyabiliyor musunuz?!.

Ya da akranları rahat ve güven içindeyken, her an ölüm ya da hastalık tehlikesi altında yaşayan çocukları için her gün korku ve endişe içinde olan anne ve babaların sessiz çığlıklarını duyabiliyor musunuz?!

Neslinin tükenmekte olduğu riski bilinmesine rağmen, halen maddesel ya da farklı çıkarlar için avlanılmaya çalışılan, veya insan çıkarına olacak ‘modern’ projeler için, yaşam ortam ve olanakları yok edilen onca hayvanın sessiz çığlıklarını duyabiliyor musunuz?!

Doğaya hayat veren, onun vazgeçilmez temel unsurları olan, ama sadece insan merkezli sözde uygarlaşma amaçlı olarak acımasızca katledilen onca ağaç ve bitki örtüsünün sessiz çığlıklarını duyabiliyor musunuz?!

Irkından, dininden, hatta mezhebinden, dilinden, milliyetinden veya sosyal konumundan dolayı ezilen, hor görülen, haksızlığa uğrayan, işkence edilen veya öldürülen insanların sessiz çığlıklarını duyabiliyor musunuz?!

Artık yaşlandığı için, bir kenara itilen, yeterli ilgi, sevgi, destek gösterilmeyen, hatta kötü muamele edilen veya zaafları istismar edilerek kandırılan, bir an önce çöpe gitmesi gereken bir artıkmış gibi görülen bir çok yaşlı insanın sessiz çığlıklarını duyabiliyor musunuz?!

Nihayetinde birer eşya veya materyal olan, ama çok kez bin bir emek, çaba, özen ve titizlikle üretilmiş, ne var ki şımarıkça, hoyratça, özensiz ve zarar verici biçimde kullanılan, bu sahip olunan ucuz veya pahalı her tür materyalin sessiz çığlıklarını duyabiliyor musunuz?!

Dünyaya getirdiğiniz ve sizden ilgi, sevgi ve destek bekleyen ama onlara bunu göstermediğiniz, sadece onları dünyaya getirmeyi ve karınlarını doyurmayı bir başarı olarak gördüğünüz çocuklarınızın sessiz çığlıklarını duyabiliyor musunuz?!

Ya kendi ruhunuzun, kendinize rağmen kendini özgürce ifade etme gereksinimi ve çabasına karşın, engellediğiniz, susturduğunuz, baskıladığınız, özgür bırakmadığınız ruhunuzun sessiz çığlıklarını duyabiliyor musunuz?!

Sessiz çığlıklar listesi çok daha uzayabilir tabi, yukarıdakiler sadece bir kısmı bunların. Kısaca, örneğin; Anadolu’nun veya Afrika’nın yoksul bir yerindeki ‘açım’ diyen veya tehlike altındaki bir çocuğun veya ‘korkuyorum’ diyen anne, babasının; Siren kayalıklarında ağlayan bir fok’un; yerine alışveriş-eğlence merkezi yapılmış alanda daha önce var olan bir çam ağacının; sadece farklı ten renginden dolayı işkence gören bir siyah insanın; yalnızlık bunalımında mutsuzlaşan bir yaşlının; düz kısmını çivi çakmak için kullandığınız bir heykelciğin; ‘benimle biraz oynar mısın?’ diye yalvarırcasına peşinizde dolaşan çocuğunuzun; veya ‘ben artık ‘ben’ olmak istiyorum’ diyen ruhunuzun ve daha bunun gibi yüzlercesinin sessiz çığlıklarını duymamak sizce de önemli bir eksiklik veya bir sorun değil mi?

Evet belki bu sessiz çığlıkların tümünü duyamayabiliriz, ama en azından birini veya birkaçını duyabilmeliyiz başlangıç için. Daha fazlasını duymak için kulaklarımızı açmalıyız. Ama asıl amaç bunları duymaktan öte duyduklarımıza uygun tepkilerimizin oluşabilmesidir.

Başta da söylediğimiz gibi fiziksel duyma eşiğimiz için yapabileceğimiz bir şey yok ama biraz çaba ile ruhsal duyma eşiğimizi genişletebiliriz ve böylece yaşam perspektifimizi de genişletmiş oluruz. Ve en önemlisi insan olma onurunu hak ederek taşımak için daha fazla nedenimiz olabilir, bu sessiz çığlıkları duyabildiğimizde.

Bunu iyimserlikle ümit etmeye devam ediyorum; bir gün daha çok insan bu sessiz çığlıkları duyuyor olacak ve belki bunun paha biçilmez ödülünü alabilecekler.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Barbie Kuşağı

BarbieYaklaşık olarak 1980’li (Türkiye’de) yılların başından bu yana, içten içe çocukların kişilikleri ve psiko-sosyal gelişimleri üzerinde önemli etkisinin olduğunu düşündüğüm bir konu bu ve belki birçok ebeveyn veya adayının ya da çocuk gelişimi ve psikolojisiyle ilgili insanların da dikkatini çekeceğini düşündüğüm için paylaşmak istiyorum.

Konumuz Barbie bebekler anlaşıldığı üzere. 1960’lı yıllarda Amerika’da piyasaya çıkan ve sonraki süreçte tüm dünyada popülerlik kazanan bir oyuncak Barbie. Ülkemizde de, 1980 öncesinde de belirli bir sosyo-ekonomik kesimin tanışmış olduğu, ancak 80’li yıllardan sonra (serbest pazar ekonomisine geçişle paralel) yaygınlaşan bir oyun materyali.

Adı bebek ama aslında kendisi bebek değil Barbie’nin; o genç bir kadın. Ama birçoğumuz bu ayrıntıyı hiç dikkate bile almamışızdır belki de. Barbie bebek için İngilizce kullanımını (Barbie doll) dikkate alırsak ‘baby’ (bebek, çocuk) değil ‘doll’ yani ‘oyuncak bebek’ terimi kullanılmakta yani oradan da yine ‘bebek’ (küçük çocuk) anlaşılmaktadır. Ama aslında yine İngilizce’de ‘genç, güzel kız’ anlamında (biraz argo) da kullanılan ‘babe’ kelimesi aslında Barbie için daha uygun bir tanımlama olurdu sanırım.

Barbie’nin profiline gelince; muhtemelen çalışmayan, dış görünüşüne çok önem veren, aşırı derecede bakımlı ve süslü, olağanüstü çeşitlilikte giysi ve aksesuara sahip, örneğin; yürüyüşe ayrı, alışverişe ayrı, sinemaya ayrı, plaja ayrı, yemeğe ayrı, sabaha, öğlene, akşama, geceye ayrı vs. her farklı aktivite için yine kendi içinde bol seçenekli giysi ve aksesuara sahip, yine muhtemelen; çamaşır, bulaşık, temizlik, yemek vs. gündelik işlerle de uğraşmayan, sürekli gezme, eğlenme ve alışveriş yapma halinde bir genç bayan bu Barbie. Ayrıca çocuğu falan da yok, annelik veya evlilik sorumlulukları da taşımıyor.

Bu profile bakınca; çocuklar için oluşturduğu rol model için pek olumlu düşünemeyiz sanırım. Üretmeden, çalışmadan aşırı tüketen bir model, kendi istek, gereksinim ve bakımı dışında sorumluluk almayan bir model. Ayrıca fiziksel olarak da –yaşaması olanaksız derecede zayıf ve orantısız- aşırı uç ölçülerde bir model. Anoreksiya gibi nevrotik yeme bozuklukları veya diğer immünal sistem hastalıklarına da davetiye bir yandan.

Çocuklar oynarken yaşamı öğreniyor, kişiliğini oluşturuyor ve geliştiriyor, sosyal rol ve ilişkilerinin, kimliklerinin temellerini atıyor. Bu nedenle oynadığı oyun ve oyun materyallerinin özellikleri son derece önemli, ayrıca ona katacağı değerler ve yargılar vs. açısından da oldukça önem taşıyorlar.

Örneğin; bir kız çocuk bir bebekle oynarken (gerçek bir oyuncak bebek) anneliğe ve anne sorumluluğuna dair değerleri kazanıyor veya sevgi, bağlılık, dürüstlük, paylaşım, özveri, sorumluluk, çalışkanlık vb. gibi diğer tüm pozitif değerleri, öncelikle anne-baba eğitiminin ve çevre etkilerinin yanında bu dönemdeki oyun ve oyuncakların özelliklerine bağlı olarak ediniyor.

Yaklaşık olarak 1975 ve sonrasında doğan ve Barbie bebek kültürüyle büyümüş olan kadın kuşağına ben ‘Barbie kuşağı’ diyorum. Hatta o kuşağın evlenmiş olanlarının çocukları da ikinci Barbie kuşağı olarak büyüyorlar. Bu kuşağın sıkı temsilcileri sürekli bir tüketim yarışı içinde ve benciller (tabi çoğunlukla babadan veya kocadan gelen maddi olanaklarla) ve hayatı sadece güzelleşmeye, beğenilmeye çalışmak, alabildiği her şeyi almak, sahip olmak olarak algılamaktadırlar. Ne yazık ki, ikinci barbie kuşağını da bu sığ hayat anlayışıyla yetiştirmektedirler.

Tüketim toplumunun tüm faturasını Barbie’lere yüklemek gibi bir niyetim yok tabi, ama Barbie’yi bu kuşağı tanımlayan iyi bir sembol olarak gördüğümü söyleyebilirim.

Ayrıca tabi bu tür oyuncaklar Barbie ile sınırlı değil, sonrasında çıkan Bratz ve benzeri bir çok türevlerini görmek mümkün. Çılgınca bir tüketim talebine karşılık gelen çılgınca da bir üretim ve pazarlama sistemi çalışıyor dünyada. Barbie’nin üreticisi Mattell şirketi ve diğerleri bu tür söylemlere kızıyorlardır ama gerçeği de görmekle yetinmeyip söyleyebilmek gerekiyor dejenerasyonu durdurabilmek için.

Bir de burada Barbie kuşağı deyiminden bayanları kastetmekle birlikte ki bunu yaparken kadınların çocuk yetiştirme ve eğitiminde rollerini daha önemli bulduğum için öne çıkarmaktayım. Bu bağlamda aslında erkekler için de bir ‘action-man kuşağı’ deyimini kullanabiliriz, aşağı yukarı aynı kronolojik döneme denk gelen. Ya da Power Rangers vb. gibi onlarca türevlerinin etkili olduğu erkek kültürünün de aynı kronolojik dönemde önemli bir rol model (hatta idantifikasyon / özdeşleştirme) simgesi olarak bu oyuncaklardan etkilendiğini söylemek mümkün.

Örneğin bu kuşağın temsilcisi çoğu erkeğin de karşılarında biraz sorun yaşadıkları kişilerle ilgili; konuşma, anlamaya çalışma, empati, diyalog, haklarına saygı, uzlaşma vb. gibi yaklaşımlardan uzak olmasının ve daha çok şiddete, kabalığa ve sığlığa dönük olmalarının altında yatan faktörlerden birinin de bu ‘action-man etkisi’ olduğunu söylemek sanırım hiç zor ve yanlış olmayacaktır.

Barbie kadınları ve Action-man erkekleri veya bu kuşaktan olmasa da çocuğunu bu materyallerin olumsuz etkilerinden koruyamayan ebeveynlerin yetiştirdikleri çocukların kişilikleri ve psiko-sosyal gelişimleri üzerindeki etkileri görebilmeliler ve o çocukların (ikinci kuşaklar) da yine birinci kuşak gibi tatminsiz, mutsuz, kibirli, bencil, sığ düşünen, kaba ve sağlıksız insanlar olarak yetişmeleri riskini ortadan kaldırmaya çalışmalıdırlar.

İçinde olduğumuz günümüz dünyasındaki ekonomik ve siyasi egemen modellerin bu tarz yaşamlar oluşturma konusundaki güçlü etkilerine rağmen gelişmeye açık ve akıllı insan modelinin istediğinde bu olumsuz etkilerden uzak kalabileceği ve sağlıklı çocuklar yetiştirebileceği alternatif yaşam modelleri ve vizyonları bulabileceğinden kuşkum yok. Ümit etmeye devam ediyorum, sevgili Barbie ve Action-man’lerimiz için bile.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Sevgi Üzerine Birkaç Söz

sevgi

Sevgi yaşamımızda en çok etkilendiğimiz ve önemsediğimiz duygumuz. Ne yazık ki onu basmakalıp ve yapay bir duygu haline getirmekteyiz belki de!..

Sevgi; belki de en önemli doğal yaşamsal duygumuz. Ruhsal enerjimizin en temel yakıtlarından biri. Bu konuda yazılmış, söylenmiş o kadar çok şey var ki, bir çok insana artık sevgi ile ilgili bir şey dinlemek veya okumaktan gına gelmiş olabilir. Benim de bazen böyle hissettiğim anlar olmuştur doğrusu. Bu konuda çok uzun, hatta ciltlerce kitap bile yazmak mümkün olabilir belki. Ama ben kısa bazı vurgular yapmakla yetineceğim.

Bu duygu neden bu kadar önemli? Bunun en etkili yanıtını bu duygunun olmadığını tasavvur etmeye çalıştığımızda bulabiliriz sanırım. Bunu örneklemeyeceğim, hepimiz biraz zihin egzersizi yaparak sevgiden yoksun bir hayatın nasıl olabileceğini hayal edebiliriz. Sevginin olmadığı bir hayat hiçbir canlı için şimdikiyle aynı olamazdı; hatta evrensel sistemin bile tamamen tersyüz olacağı, ya da böyle bir sistemin bile olmayacağını söylemek mümkün.

Sevgi duygu dünyamızın tek hakimi değil. Bu duygunun yanında özellikle nefret başta olmak üzere bir çok olumsuz duyguyu da taşıyor ruhumuz. Bu olumsuz duyguların varlığını ve onların da doğallığını yadsıyan veya görmezden gelen yaklaşım ve açıklama biçimleri de yapay kalacaktır ve inandırıcı olmaktan uzaktır. Hayatımızın (varoluşsal olarak) içinde sevgi denen bir duygu var, ama kabul etmeliyiz ki nefret de var, öfke de var, saldırganlık da var, ya da sevmemek de var. Bunlar aslında bir dengenin kaçınılmaz unsurları olarak varlar. Ama asıl önemli olan, bizim kendi bireysel içsel yaşantımıza neyi hakim kıldığımız, baskın olan duygumuzun hangisi olduğu. Bu, sadece doğal bir eğilimle değil, aynı zamanda ve bilinçli bir çabayla da (zorlamadan) olması gereken bir duygu hakimiyeti. Diğer karşıt olumsuz duyguları yok etmeye çalışarak değil, sadece o olumsuz duyguların tamamen bizi yönetmesine izin vermeyerek sağlanan bir sevgi hakimiyeti.

Sevgi tükenmiyor, biz sevmeyi unutuyoruz. Bir çok insan yaşamın kendisine getirdiği olumsuzluklar, hayal kırıklıkları, acılar, kötülükler (veya böyle algılamış olması) vb. gibi yaşantılar sonrasında içindeki sevginin tükendiğini, artık hiç kimseyi, hiçbir şeyi sevemeyeceğine ve sevilmediğine de inanmaya başlayabilir. Bu yanlış bir inanıştır. Çünkü sevgi yok olmaz; sonsuz evrensel enerjinin bir parçası olan ruhsal enerjimizin vazgeçilmezidir. Kişi aslında sadece sevmeyi ve sevilmeyi unutmuştur ve kendinden uzak tutmaktadır. Yeniden bu duyguyu ortaya çıkarması için ya kişisel ya da bazen dış kaynaklı bir müdahaleye gerek vardır o kadar. Yeniden orijinindeki sevgiyi bulabilecektir mutlaka.

Sevgi bedelsizdir ve karşılıksız olmalıdır. Satın alabileceğimiz veya satabileceğimiz bir şey değildir. Ama sosyal yaşamda kişisel varolma kaygıları içindeki insanlar bunu bir bedelle alıp verebilecekleri hissine kapılıyor olabilirler. Sevgi ancak doğal olarak yöneltebileceğimiz ve bize de doğal olarak yöneltilebilen bir gerçek duygudur. Eğer bir karşılık bekleyerek veriyorsak ya da almak için bir bedel ödüyorsak bu gerçek sevgi değildir. Bu sevme ve sevilme ihtiyacımızı masturbe (istimna) etmektir ancak. Bazıları her verilenin karşılığında mutlaka alınan bir şey olması gerektiğini, ya da verdiğimizde almayı da bekleyeceğimiz tezini öne sürebilirler. Evet doğru verdiğimizde alırız, aldığımızda da veririz; ama bizim bunu bu ön koşul ile yaptığımızda, aldığımızın da verdiğimizin de (sevgi için) yapay olmasına neden olacaktır. Bu ön koşulu koymadığımızda ise zaten bu prensip kendiliğinden işler; sevgiyi karşılıksız olarak verirseniz mutlaka size de geri dönecektir. Karşınızdaki sevgi yolunu tamamen kapatmış biri olsa dahi sizin karşılıksız sevginiz onda bu kanalın yeniden açılmasına yardım edecektir. Karşılıksız olmalıdır ama karşılıksız değildir.

Sevgi kavramsal olarak soyuttur, ama yaşamsal olarak somutlaştırılabilmelidir. O zaman etkinlik kazanacaktır. Birini ya da bir şeyi ‘seviyorum’ dediğinizde, evet iç konuşmada veya sözel olarak ifade edildiğinde bu önemlidir ama yeterli değildir. Sevgi vitrinde duran bir süs değil, somut olarak yaşamınızdaki süreçlere aktarılması gereken bir duygudur. Sevginizi sözlerinizle birlikte davranışlarınıza ve eylemlerinize de yansıtmalısınız; örneğin birine onu sevdiğinizi söylemek yeterli değildir; ona bunu davranışınızla; ona değer vermekle, dinlemekle, anlamaya çalışmakla, onu dikkate almakla, paylaşmakla, ona zaman ayırmakla, onun için bir şeyler yaparak, ona dokunarak, bazen onu koruyarak vs. gösterebilmelisiniz. Gerektiğinde sevginin ifadesi konusundaki kişisel güçlüklerinizi değiştirme çabası içinde olmalısınız; bunu kişisel gelişim hedeflerinizden biri olarak görebilmelisiniz.

İlk paragrafta da söylediğim gibi bu konu üzerinde çok şey yazılabilecek bir konu ama ben şimdilik burada bitiriyorum. Bu yazı için son söylemek istediğim sevginin uğraşıldığında ortaya daha fazla çıkarılabilecek, çoğaltılabilecek, geliştirilebilecek ve gerektiğinde yeniden öğrenilebilecek bir şey olduğu. Aynı zamanda onun varlığının bizim için temel yaşamsal bir değeri olduğunu ve mutluluk, aşk, huzur, barış, iyilik vb. diğer tüm olumlu, güzel duygu ve yaşantının varlığının sevginin varolmasına bağlı olduğunu bilmeliyiz. Onu yok edersek veya yokmuş gibi yaşarsak, hayatımızdaki olası tüm güzel şeyleri de yok edebiliriz. Herkesin bu duyguyu, her gün, sahip olduğundan daha fazlasını ekleyerek yaşaması dileğiyle. Sevgiler…

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Zor Anlar

üzüntüHepimiz için kaçınılmaz anlar; acı ama gerçek!..

Hepimizin yaşamında zor anlarımız, zor zamanlarımız vardır. Bu konuda hiçbirimiz ayrıcalıklı değiliz; birbirimizden farklı nedenlerle ve farklı boyutlarda da olsa mutlaka bizi zorlayan, üzen, acı veren, korkutan, kaygılandıran olaylarla karşı karşıya kalırız. Ciddi hastalıklar, sevdiğimiz birini kaybetmek, sevdiğimiz birinden ayrılmak, ciddi bir tehlikeyle karşılaşmak, maddi kayıplar, başarısızlıklar ve bunun gibi zorlayıcı yaşam olayları bizim zor anlar yaşamamıza neden olurlar. Bu anların bir an önce bitmesini isteriz. Bize verdiği ıstıraptan kurtulmak isteriz. Bazen bu durum ruhsal dengemizi bozar ve bir depresyon (reaktif) yaşamamıza neden olur. Böylece işler daha da zorlaşır; daha karamsar, negatif bir hale gelir çaresizlik duygusu yaşamaya başlarız. İçinde olduğumuz durumu kabullenememek ve hatta reddetmek eğilimi içindeyizdir. Doğanın ve yaşamın döngüsü içinde doğal olarak var olan ikilikleri / karşıtlıkları da (bakınız: daha önceki “Günbatımı Gündoğumu” başlıklı yazım) böylece reddetmiş olmaktayızdır. Zor anları daha da zorlaştırmaktayızdır.

Peki bu zor anlardan kaçınmak olanaklı olmadığına göre ne yapabiliriz? Hepimizin karşısına çıkabilecek bu zor zamanlarda tepkilerimiz, davranış ve tutumumuz ne olmalı? Öncelikle bu durumu algılamamız ile ilgili daha sağlıklı bir düşünce altyapısına gereksinim var. Karşımıza çıkan bir zor durum öncesinde, yani ‘her şey yolundayken’ bu kötü olasılıkların varlığını, şu an değilse de herhangi bir zamanda karşımıza çıkabileceğini, biz bu durumu bir kişisel felaket gibi görsek de, bunun doğal döngü içinde aslında ‘olağanüstü bir durum’ olmadığını kendimize söylemek ve hayatın güzellikleri, mutluluk veren anları ile birlikte bu zor anlarını da kabul etmeye hazır olabilmemiz, ‘payımıza düşecek olan acı ve üzüntülere’ razı olmamız gerektiğini kendimize anımsatmamız gerekiyor. Bu olgun hazır olma hali aslında olası zor anların yaşanmasına engel olabilmek konusunda da bize belli oranda kontrol gücü sağlayabilir. Bazı konularda daha tedbirli olmamızı, sonucu acı, üzücü olabilecek bir çok konuda önceden önlemler alabilmemizi sağlayabilir. Tabi bizim önlem ve kontrolümüze bağlı sınırlı konularda bu geçerli olabilir, oysa ki ne kadar önlem alsak da bu zor durumların hepsinden tam olarak kurtulamayacağımızı da bilmeliyiz.

O halde yapabileceğimiz ikinci doğru tepki şu olmalıdır; Hazır veya değiliz ama bir zor an yaşıyoruz diyelim, öncelikle az önce söylediklerimizin doğrultusunda, bu kötü anları yaşamamıza neden olan durumu ‘niçin ben’, ‘böyle olmamalıydı’, ‘bunu hak etmiyorum’, ‘keşke şunu yapmasaydım’ ve bunun gibi işlevsel olmayan düşüncelerle karşılamak yerine, durumu kabullenmeye çalışarak, ‘evet olmasaydı iyi olurdu ama ne var ki yaşandı, gerçek bu’ biçiminde bir düşünsel yaklaşımla ve adeta hoşgörüyle karşılamaya çalışmalıyız. Bu en azından bizim hemen depresif olmamızı önleyerek, eğer bu durumdan çıkış için yapılabilecek şeyler var ise buna odaklanabilmemize yardımcı olacaktır. Bu iki aşamada başarılı olabilirsek o zaman üçüncü aşamaya geçişimiz kolaylaşır. Üçüncü aşama ‘çözüme odaklanmak ve başa çıkma’ aşamasıdır. Yaşadığımız zor anı adeta bilimsel problem çözme yöntemleri ile ele alarak; problem varsa çözümleri de vardır yaklaşımıyla, çözüm seçenekleri oluşturarak bunları eyleme dönüştürme aşamasıdır. Bu aşama eğer yaşadığımız zor durum değiştirilebilecek bir durumsa, veya daha az hasarla atlatılabilecek bir durumsa, yada daha kötüye gitmesi önlenebilecek bir durumsa oldukça işe yarayacaktır. Yok eğer ne yapsak da değiştiremeyeceğimiz bir durumda bile bizim bu zor anlarla daha kolay başa çıkabilmemize, bunu bir psikolojik hastalığa dönüştürmeden atlatabilmemize yardım edecektir. Başa çıkamadığımızı hissettiğimiz, veya bir psikolojik rahatsızlığa dönüşeceğinden endişe ettiğimizde de ‘bir psikolojik destek almak’ gibi bir çözüme zamanında yönelmemizi sağlayacaktır.

Zor anlarla başa çıkmamızda kısaca; ‘hazır olma’-‘kabullenme’-‘çözüme odaklanma ve eylem’ aşamalarını kullanabilmemiz oldukça etkili olacaktır. Evet zor anlar kaçınılmaz, hepimiz payımıza düşeni alıyoruz. Ancak doğru başa çıkma yöntemleri kullanarak veya gerektiğinde bu konuda destek alarak, hiç olmazsa bu zor anların bizi tümüyle hırpalamasına, güçsüzleştirmesine, bizi yenmesine izin vermeyebiliriz. Yaşadığımız şey her ne olursa olsun mutlaka yapacak bir şeyler vardır. Buna inanmalıyız ve hayatı zor anlarıyla birlikte sevebilmeliyiz.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Yazı mı? Tura mı?

yazı tura

Kararsızlıklarımızı aşmanın bir çok rasyonel yöntemi olabilir; ama tüm bu yöntemler işe yaramıyorsa…?!

İki seçenek arasında kalmak ve sadece birini seçmek zorunda olmak. Bu ikilemi çoğu kez, bir çok farklı durumda yaşarız. Ya birini ya ötekini seçmek zorundayızdır. Bu durumda başvurulabilecek geleneksel yöntemlerden birisidir yazı tura atmak. Bu yöntem bazen kararsızlığa çözüm olduğu gibi bazen de adaleti sağlamak için kullanılabilir. Bazen de, örneğin bir futbol maçında oyuna hangi takımın başlayacağını belirlemek üzere yazı tura atılır. Bu geleneksel yöntemin orijinine baktığımızda -benim bildiğim kadarıyla- karşımıza Romalılar (J. Sezar dönemi) çıkar. Madeni paranın bir yüzündeki Sezar’ın kafa resmi (tura dediğimiz taraf) anlaşmazlıklarda ve hatta mahkeme kararlarında onay amacıyla (tura geldiğinde Sezar’ın kararı onayladığı anlamında) kullanılmıştır. Tarihsel süreçte bir çok toplumda kullanılabilen bir karar mekanizması aracı ya da basit bir şans oyunu olagelmiştir. Birkaç ay önce internetten okuduğum bir haberde İspanya’nın Granada şehrine bağlı bir beldede eşit oy alan iki aday arasında belediye başkanının yazı tura ile belirlendiği belirtiliyordu. Yani demokrasiyi tamamlayıcı bir yöntem bile olabiliyor yazı tura.

Bazen hepimizin gerçekten de iki seçenek arasında kararsız kaldığımız durumlar vardır. Her iki seçeneği de enine boyuna incelemiş ama birini seçecek yeterli sonuca ulaşamamışızdır. Kararsızlık gerilim yaratır ve karar vermek için bizi yönlendirecek bir işaret ararız. Bazı insanlar bu aşamada karar verme sorumluluğunu bir başkasına yüklemeye çalışır, bazıları kararı erteler veya sürüncemede bırakır, bazıları da öyle veya böyle bir seçim yapar. Bazı konularda, kararsız kalmaktansa yanlış olacaksa bile bir karar vermenin daha yararlı olacağı söylenir. Bu bir çok durumda doğrudur. Özellikle kişilik özellikleri veya ruhsal durumu nedeniyle karar vermekte sürekli zorlanan kişiler için herhangi bir karar, kararsızlıktan daha iyi olacaktır.

Karar verme sürecini olabildiğince rasyonel değerlendirmeler ile daha bilimsel hale getirebilmek ve kararımızla ilgili yeterince doğru ve yeterli veriye sahip olmaya çalışmak kuşkusuz en akılcı yoldur. Ancak bunun da kararımızı netleştiremediği durumlarda sezgilerimize de güvenmeliyiz ve onu kullanabilmeliyiz. Sezgilerimiz çoğunlukla doğru çalışırlar ama biz onları göremez veya bazen doğru okuyamayabiliriz. Bazılarımız sezgiler konusunda daha şanslı olabilir, bazılarımızın ise sezgisel görme bozukluğu olabilir. Bu konuda belki potansiyel olarak hepimiz sezgisel algılama gücüne sahibiz, ama bazılarımızda hatlar kapalı veya karışık olabiliyor. Bu konuda kendimizi geliştirmeye çalıştığımızda mutlaka bir ilerleme gösterebileceğimizi bilmeliyiz. Bunun için ruhsal gelişim öngören bir çok Asya veya farklı orijinli spiritüal yaklaşımlardan, ayrıca içgörü ve algılama esnekliği kazandıracak bireysel veya grupla kişisel psikolojik gelişim uygulamalarından yarar görebiliriz. Böylece sezgilerimizi güçlendirebilir ve bizim için doğru ve yararlı olan seçenekleri daha kolay fark edebilir, tercih edebiliriz. Kararlarımız böylece daha isabetli olabilir. Hiçbir kararımızın yüzde yüz garantisi olamayacağını; bazen, doğru sanıp yanlış karar vermiş olabileceğimizi de aklımızda bulundurmalıyız.

Tüm bunlar işe yaramazsa ve hala iki seçenek arasında karar vermekte zorlanıyorsak da geriye mükemmel geleneksel çözümümüz kalıyor; ‘yazı tura atmak’. En azından kararın sorumluluğunu biraz azaltmış olacak ve olası yanlış kararda pişmanlık veya suçluluk duygumuz daha az olacak. Ayrıca kararı biraz da evrenin doğal akışına bırakmış gibi olacağız ve sonuç belki de tesadüfi olmayacak?! Neyse, biraz şaka gibi gelse de gerçekten bazen yazı tura doğru bir yöntem olabilir. Bilimsel ve zihinsel yöntemlerle de çok yanlış kararlar verebileceğimize göre ve eğer ikili kararsızlıklarda elimizdeki mekanizma işe yaramıyorsa bir madeni para da sorunu çözebilir. Yazı mı? Tura mı? Sadece buna karar vermek gerekiyor tabi. Ancak bunu bir kesin çözüm yolu gibi sunduğum yanlış anlamasına yol açmak istemem; bunun sorumluluğu size ait, ben sadece kişisel yaklaşımımı ifade etmek; aslında kararlarımızın çok doğru olduğunu sansak bile bazen yazı tura olasılığından çok farklı olamayacağını vurgulamak istedim. Bol şanslar.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Günbatımı Gündoğumu

günbatımı

Günbatımı ve gündoğumu basit bir döngü mü? Yoksa insana dair birşeyler mi söylüyor? Merak edenler için..

Dünyamızın kendi etrafında bir kez dönmesiyle oluşan gün kavramı bir gündoğumu ve bir günbatımını içeren ve bize evrenin milyarlarca yıllık muhteşem döngüsünü örnekleyen en basit ve küçük modelidir. Bu bize sadece astronomik anlamda bir model olmaktan öte, aslında insan yaşamının da temel döngüsünü açıklayan bir kavramdır. Doğum ve ölüm, mutluluk ve acı, karanlık ve aydınlık, gece ve gündüz, açlık ve tokluk, uyku ve uyanıklık, iyilik ve kötülük, savaş ve barış, başarı ve başarısızlık, cesaret ve korku ve bunun gibi insan yaşamına ait karşıtlıklar aslında bizim ürettiğimiz, var ettiğimiz durumlar olmaktan çok kaçınamadığımız ve tabi olduğumuz durumlardır. Tüm evren ve doğa kendi içinde bu ikilikleri barındırır ve doğa bu ikilikler, karşıtlıklar arasında salınan bir dengeye sahiptir.

Ancak biz bazen bu dengenin ve döngünün dışındaymışız gibi yaşamaya çalışır, bu dengeyi sürekli kendi lehimize değiştirmek için çabalar dururuz. Doğumu kabul eder ölümü kabullenmeyiz, mutluluğu kabul eder acıyı kabullenmeyiz, başarıyı kabul eder başarısızlığı kabullenmeyiz… Hayatı olduğu gibi kabullenmeyiz, hep bir suçlu ararız ve hatta bazen cezayı da keseriz. Biz bu doğanın bir parçası değilmişiz gibi, ondan ayrı bir sisteme tabi bir varlıkmışız gibi algılamaya ve davranmaya çalışırız. Ama bilmeliyiz ki bu çabalar nafile. Ne yaparsak yapalım; ne kadar zeki olursak olalım; ne kadar ‘ayrıcalıklı’ olursak olalım; bize Tanrı’nın diğer canlılardan farklı olarak verdiği zeka ve akla sahip olduğumuz için ne kadar bu doğal denge ve döngünün dışındaymışız / üstündeymişiz gibi davranalım, boş. Çünkü evrenin kanunlarını değiştirecek gücümüz yok ve insanoğlu bunu hiçbir zaman yapamayacak.

O halde ne yapmalıyız? Önce ayaklarımız yere basmalı ve bu evrensel sistemin ve onun işlevi olan doğanın acizane bir parçası olduğumuzu alçakgönüllülükle kabul edelim ve bununla birlikte yaşamın bize getirdiği güzel ve hoş şeylerle birlikte, kötü ve acı olanlarını da kabul etmeyi öğrenelim. Bunu temel bir algılama arka planı olarak sindirdikten sonra, işte o zaman bize verilen zeka ve akılla hem kendi yaşamımızı, hem de insanlık adına yaşamı daha iyi, daha güzel kılmak için çalışalım. İnsan olmanın gücüyle insanlık değerimizi olabildiğince yükseğe taşımaya çalışalım. Sonuçlarını da, iyi veya kötü, hayatın getirdikleri olarak kabul edelim. Ayrıca bunu sadece hayat algılaması bakımından gerçekleştirmemiz de yeterli değil. Bununla birlikte doğanın bu evrensel dengesini bozmak değil korumak için çaba gösterelim. Alacağımız her kararı, atacağımız her adımı bir de bu yönden gözden geçirelim; doğanın akışına uygun mu, doğal dengeyi bozuyor muyuz diye. Geçici çıkarlar, geçici yapay mutluluklar elde etmek adına, hem kendimiz hem tüm insanlık için hayatı kötüleştirmeyelim, o korktuğumuz, kaçındığımız ölümün bile masum kalacağı yanlışlara ortak olmayalım. Yoksa sadece doğanın bir kanunu olan o kaçınılmaz ölümle kalmayacağız, daha da kötüsü; yaşamımızı da yok edeceğiz. Ve çocuklarımızın geleceğini…

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Uzlaşamamak

Uzlaşmak veya uzlaşamamak. Aslında gerçekten uzlaşmayı istiyor muyuz?uzlaşmak

Bugünlerde politikacıların en fazla kullandığı sözcüklerden biri de uzlaşma oldu galiba. Kime sorarsanız sorun uzlaşmanın iyi ve yararlı bir şey olduğunu, hatta kendisinin de uzlaşmacı birisi olduğunu savunacaktır. Ama aslında ne kadar uzlaşabiliyoruz? Uzlaşmayı gerçekten biliyor muyuz? Bu soruların yanıtlarını dürüstçe vermeye kalkarsak, sanırım pek azımız olumlu yanıtlar verebilecektir. Öncelikle uzlaşma dediğimiz şeyin ne olduğunu anlamaya çalışalım. Uzlaşma; tarafların (iki veya daha fazla taraf) kendi çıkar ve fikirlerinden ödünler vererek tüm tarafların kabul edeceği ortak bir noktada buluşabilmeleri, anlaşabilmeleridir. Bu anlamda uzlaşacak taraflar kendisi ve karşısındakinin bulunduğu noktadan farklı üçüncü bir nokta (uzlaşma noktası) oluşturmak durumundadırlar.

Bu tanımlamalara bakınca pek de zor değil gibi görünebilir. Teorik olarak öyle ama pratikte işler zorlaşıyor. Çünkü uzlaşacak tarafların kişilik özelliklerinin nasıl olduğu (katı yada esnek), ellerindeki kozların neler olduğu (biri diğerinden daha güçlü konumda olabilir), uzlaşma kültürüne yaşamında ne kadar aşina olduğu (geldiği aile içinde uzlaşma kavramının olup olmaması) gibi faktörler devreye girmektedir. Konu bu bakımdan ele alındığında daha katı bir kişilik yapısına sahip olan, daha güçlü konumda olan ve uzlaşmayı kendi aile yaşantısı içinde göremeyen ve içselleştirememiş olan kişiler uzlaşmakta zorlanıyorlar veya uzlaşmaya yanaşmıyorlar. Uzlaşmaya çalıştıklarında da bunu başkalarının kendi istedikleri yönde ve kendi çıkarlarına uygun adımlar atması olarak algılıyorlar. Belki çok küçük ve göstermelik ödünler vermeye razı olup, daha çok karşı tarafın ödün vermesini bekliyorlar. Tabi ki bu durumda bir uzlaşmadan söz edilemez. İki taraf da görece eşdeğer ödünler vermiş olmalı ve kendi çıkış noktalarından eşdeğer mesafede bir üçüncü noktaya varmış olmalılar.

Sonuç olarak içinde olduğumuz toplumun kültürel örüntüsü burada çok önemli. Eğer en küçük toplumsal birim olan aile içinde anlaşmazlıklar, çatışmalar olduğunda aile bireyleri (yetişkin veya çocuk olsun, erkek veya kadın olsun) daha güçlü konumda olmalarına bakmadan diğeriyle uzlaşma konusunda yeterli ve gerçekçi bir çaba gösteriyorsa ve çatışmalar bu uzlaşmalarla çözümlenebiliyorsa, bu aileden gelen birey toplum içinde ve sosyal ilişkilerinde de bu uzlaşmacı tutumları gösterebilecektir. Ama bizim toplum yapımız henüz yeterli düzeyde uzlaşmacı bireyler üretemiyor. Bunu değiştirmek için çaba göstermek belki de hepimizin görevi. Politikacılar da nihayetinde bu toplumun üyeleri ve uzlaşma konusunda çoğu kez gerçekçi ve içten olamıyorlar. Ancak tabi onların ülkeyi yönetme sorumlulukları açısından bakarsak uzlaşma kavramını içselleştirememiş olsalar bile bu konuda daha fazla çaba göstermek zorundalar.

Ama yine de vurgulamak istiyorum ki, uzlaşma sadece başkalarından beklediğimiz bir davranış biçimi olmamalı, hepimiz birey olarak sorumluluk almalı ve kendi alanımızda uzlaşmacı tutumları göstermeye çalışmalıyız. Böylece daha sağlıklı bireyler ve daha huzurlu bir toplum olabiliriz. Umuyorum…

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Yalancının Mumu

Yalancının mumu

Yalan söylemek; hep yadsıdığımız ama bunu yaparken de yalan söylediğimiz bir gerçeğimiz!..

Yalanlar ve yalan söylemek; insanoğlunun vazgeçemediği, terk edemediği, hatta tarihsel ve kişisel süreçte geliştirdiği alışkanlıklarından birisi. Herkes bu kötü alışkanlığa sahip değil ama çoğumuzun yalanları var hatta kendimizin bile inandığı yalanlarımız. Bazen bilinçli bazen bilinçsiz yalanlar söylüyoruz. Yalan bazen bir çare, bazen bir umut, bazen bir çıkar, bazen bir kötülük ve bazen de bir iyilik taşıyor olabilir. Yalanın yol açtığı sonuca göre onu iyi veya kötü olarak, yararlı veya zararlı olarak kategorize etmek mümkün, ama bu oldukça göreceli bir durum; objektif bir sınıflandırma yapmak da her zaman olası değil.

Niçin yalan söyleriz? Yalanın söylenme nedeni kişiden kişiye, durumdan duruma değişebilir. Bazen, gerçeklerden korktuğumuzda; bazen gerçek, çıkarımıza uygun olmadığında; bazen gerçeği kabullenemediğimizde; bazen gerçeği özel nedenlerle saklama ihtiyacı duyduğumuzda vs. başkalarına ve kendimize yalan söylemeyi tercih ederiz. Ya da bir çoğumuz kendi iç çatışmalarını çözmek amaçlı olarak, egomuzun bir işlevi olan ruhsal dengemizi korumak çabasıyla, bir ruhsal savunma mekanizmasının ürünü olan yalanlarımıza inanırız. Bu bazen dengeyi sağlamak anlamında işe yarar (adaptif savunmalar), bazen de işe yaramazlar (non-adaptif savunmalar). Bir de tabi patolojik boyutta bir yalan söyleme alışkanlığından söz edebiliriz, bunun ayrıntısına burada girmeyeceğim, ama bunun bir yalan söyleme bozukluğu / hastalığı olduğunu ve psikolojik tedavi gerektirdiğini belirtmeliyim.

Yalan tüm dinler ve insan yaşamına dair oluşmuş tüm ahlaki öğretiler tarafından da yanlış ve kötü olarak görülür; bu bugün varlığını sürdüren hemen tüm toplumların (dini referansı olsun olmasın) ahlaki yaklaşımlarında hoş görülmeyen, kabul edilmeyen ve hatta bazen sert biçimde cezalandırılan bir eylemdir. Ancak ne var ki bu sistemsel tutum ve yasalar dahi yalanı ortadan kaldıramamaktadır; bu sistemlerin uygulayıcıları da, otoriteleri de yalan söyleyebilmektedirler. Öyleyse şunu söyleyebilmeliyiz; evet yalan iyi bir şey olarak görülmeyebilir, ama insana (veya zeki varlıklara) ait, onu tanımlayan özelliklerinden biridir; ‘insanoğlu yalan söyler’.

Bu konuda ne yapabiliriz? Genel anlamda yukarıda ki durumu değiştiremeyeceğiz; insanlar yalan söylemeyi sürdürecekler. Ancak kişisel anlamda bir şeyleri değiştirebiliriz. Hiç yalan söylememek belki ulaşılması zor bir hedef, belki de olanaksız. Ama en azından büyük veya kötü yalanlardan (başkalarını aldatmaya yönelik, birilerinin zarar görmesine neden olacak, başkalarının hakkının yenmesine yol açan vs. yalanlar) öncelikle kurtulmalıyız. Bu tür yalanlarımızın kötü sonuçlarının öyle ya da böyle bize de dönebileceğini öngörebilmeliyiz. Geriye kalan küçük, zararsız veya daha az zararlı olanları da (hani ‘beyaz yalanlar’ deriz ya..) adım adım yaşamımızdan uzaklaştırmaya, her geçen gün bu anlamda arınmaya, yalanlarımızdan kurtulmaya çalışmalıyız.

Bunu yapmamızın ilk nedeni şu olmalıdır; öncelikle kendimiz için yararlı bir şeyler yapmış olmak; daha sağlıklı (ruhsal ve bedensel), daha huzurlu, daha kendiyle barışık, daha kendini sevebilen ve daha çok kendine saygı duyan birisi olabilmek için; dolayısıyla daha mutlu bir insan olabilmek için. İkinci nedeni ise; sosyal bir varlık olmamız ve bunun getirdiği sorumlulukla ilgili; daha saygın, daha güvenilir, daha sevilen, kabul ve onay gören biri olabilmemiz için ve ayrıca bizi kimse zorlamasa da; başkalarını da (sadece ailemiz, yakınlarımız ve dostlarımız değil, hayatımızda olan herkesi de) kapsayan bir ‘dürüstlük aura’ sının oluşması için, bunun bize getireceği ruhsal hazzı alabilmek ve insanoğlunun tarihsel pozitif gelişimine katkıda bulunabilmek için de bu çabayı göstermeliyiz. Kusursuz ya da mükemmel olmaktan söz etmiyorum. Bunu yapamayız, ama olabildiğince dürüst olmaya çalışmamızın bizi daha mutlu ve huzurlu biri yapacağını savunuyorum sadece.

Tabi bir de ‘yalancının mumu yatsıya kadar yanar’ özdeyişi var, bunu da unutmamak lazım!. Aslında bu konuda bir çok güzel özdeyiş, mesel ve hikaye var; doğruluğun iyi bir şey olduğunu anlatmaya çalışan. Ama bir çok ruha ulaşamıyor mesajlar. Ayrıca bazı yalanların (beyaz) iyiliğe yol açabildiği, yararlı olabildiğini de söyleyebiliriz; bu anlamda söylenen yalanın o kadar da kötü bir yanı yok belki. Yani kabul etmemiz gereken şu ‘gerçeği’ tekrar vurgulamalıyım sanırım; ‘insanoğlu yalan söyler’. Yani öyle ya da böyle, küçük ya da büyük, istisnasız hepimiz yalan söyleriz. Yoksa siz hiç yalan söylemiyor musunuz?!.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Duyguların Tutsaklığı

Duyguların tutsaklığı

Duygularımızı saklarken, aslında onlara ne yaptığımızı biliyor muyuz?!..

Duygularımız, yaşadığımız içsel ve dışsal olay ve durumlar karşısında oluşan ruhsal tepkilerimizdir. Örneğin; sevinmek, öfkelenmek, mutlu olmak, aşık olmak, nefret etmek, üzülmek, kıskanmak, korkmak, kaygılanmak, sıkılmak, neşelenmek ve bunun gibi bir çok duyguyu farklı sıklık ve düzeylerde yaşarız. İstisnasız hepimiz bu duygulanım sistemine doğal olarak sahibiz. Yani tüm insanların kaçınılmaz olarak yaşadıkları ortak bir olgu duygular.

Ancak duyguların ifade edilmesi, yansıtılması aşamasında ise insanlar birbirleriyle önemli ölçüde farklılıklar göstermektedirler. Herkes duygularını aynı oranda dışarı vurmuyor; kimi insan tüm duygusal yaşantısını paylaşmayı ve ifade etmeyi seçerken, kimi bunu daha az yapıyor ve kimi insanlar da neredeyse duygularını hiç dışarı vurmamayı seçiyor. Yada bu bir çoğu için bir seçim de değil; bunu yapamıyor. İşte o zaman ‘duyguların tutsaklığı’ başlıyor. Öfkelerimiz, korkularımız, nefretlerimiz, kaygılarımız yada sevinçlerimiz, mutluluklarımız, aşklarımız.. gizli kalıyor, ortaya çıkamıyorlar ve biz onları engelliyor, hapsediyoruz. Bu duygularımız belleğimizde bir süre sonra silikleşiyor ve bazen siliniyorlar. Ama bizi asla tam olarak terk etmiyor, yok olmuyorlar. Belleğimizden uzaklaşsalar da ruhsal yapımızın daha derinliğinde varlıklarını sürdürüyorlar ve dışarı çıkabilmek için bekliyor ve fırsat kolluyorlar. Biz izin vermedikçe daha da gerginleşiyorlar ve negatifleşmeye başlıyorlar. Bu tutsaklığı hak etmediklerini biliyorlar ve özgür olmak istiyorlar. Bazen farklı ve dolaylı yollardan dışarı sızma fırsatları buluyorlar ama bu gerilimlerini tam olarak sona erdiremiyor. Zaman içinde negatif bir enerjiye dönüşüyorlar ve işte en kötüsü orada başlıyor; adeta kaynayan bir zehre dönüşüp içten içe bizi zehirlemeye başlıyorlar. Biz bu zehirlenmenin sonucunu bir ruhsal bozukluk veya bazen fiziksel bir hastalık olarak yaşıyoruz, asıl nedenini anlayamadan. Duygular tutsaklıklarına isyan ediyor ve ilk tutsak oldukları andan daha güçlü ve agresif bir biçimde kurtulmaya, özgür olmaya çalışıyorlar, bazen yakıp yıkarak.

Bunu anlamalıyız, duygularımızın sesine kulak vermeliyiz. Onları dışa vurmayışımızın nedeni ne olursa olsun; ister kendine güvensizlik, ister pasif kişilik yapımız, ister dışa vurmaktan korkmamız, ister davranış alışkanlığı vs. ne olursa olsun bu engeli aşmaya çalışmalı ve duygularımızı içimizde tutmaktan, onları tutsak etmekten vazgeçmeliyiz. Onlar bizi daha doğru anlatacak olan ve ruhumuzun özgün ürünleri; dürüstçe ve cesurca ifade edilmek üzere bekliyorlar. Asıl yerde, asıl zamanda ve asıl kişilere, olduğu gibi ifade edilmek istiyorlar. Ertelenmeye, bekletilmeye yada engellenmeye fazla tahammülleri yok, oluştukları anda dışarı çıkmak istiyorlar. Var oluşumuzun en önemli unsurlarından biri olan duygularımızı içimizde tutmaya çalışmak hem var oluşumuza, hem de ruhumuzun doğasına karşı durmak anlamına gelmiyor mu? Öyleyse duygularımızı tutsak etmeyelim ve olabildiğince dışa vuralım onları, dürüstçe ve cesurca.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz