Aylar: Mayıs 2020

Stres Nedir?

stress

Fizik biliminde; “maddenin kendi üzerine uygulanan güce gösterdiği tepki” anlamında kullanılan stres terimi; son 30 yılda fizyoloji, sosyoloji, psikoloji, psikiyatri ile diğer tıp alanlarında ve gündelik yaşamda herkesin kullandığı popüler kavramlardan biri haline gelmiştir. Stres, pek çoğumuzun bildiği gibi, bizi zorlayan, kısıtlayan ve engelleyen olaylar, durumlar karşısında verdiğimiz tepkilerin tümüdür. Stres kavramı birçok insanın düşündüğü gibi sadece üzerimizde hissettiğimiz baskı ve gerginlikle sınırlı değildir. Sözlük anlamı olarak stres; 14. yüzyılda güçlük, sıkıntı, kötü talih anlamlarında; 17. yüzyılda felaket, bela, dert, keder gibi anlamlarda kullanılmıştır. 18. ve 19. yüzyıllarda kavrama yüklenen anlam değişmiş; güç, baskı, zor gibi anlamlarda durum ve objelere bağlı, kişiye, organa veya ruhsal yapıya yönelik zorlamalar olarak kullanılmıştır. Walter Cannon 20.yüzyılın başlarında stresi acil durum tepkisi olarak tanımlanmış ve temelinde “biyolojik varoluş ve uyum” ihtiyacını görmüştür. Ona göre stres, organizmanın kendi yaşamını ve çevreye uyumunu tehdit eden bir uyarıcıya gösterdiği “savaş ya da kaç” tepkisidir. Stres, organizmanın fonksiyonunu bozan bir baskı, zorlama ve engellenmedir. Psikolojik anlamda stres, kişiye özgü ve tek olan bireysel bütünlüğü zorlayıcı ve bozucu bir etkendir. İnsanı, yakın duygusal ilişkilerden uzaklaştıran, verimliliğini düşüren ve en önemlisi hayattan aldığı zevki azaltan bir kuvvettir. Stres, kişinin başetme yeteneğini aşan ya da zorlayan bir durum algılandığında ortaya çıkan otomatik tepkidir.

Stres bir süreç olarak ele alındığında, olayları değerlendirme şeklimizden düşüncelerimize, duygularımızdan davranışlarımıza kadar pek çok boyuttan oluşur. Pek çok insan stresin, kişinin dışında gelişen çevresel nedenlerle oluştuğunu düşünür. Aslında stresi oluşturan, bu çevresel etkileri bireyin nasıl algıladığıdır. Kişi karşılaştığı olayları pek çok faktör ışığında değerlendirir ve yaşadığı olaylara bir anlam yükler, yaptığı bu değerlendirmeler sonucunda çevresindekiler sebebiyle stres yaşar ya da yaşamaz.

Toplumsal, ekonomik ve sosyal yönden hızlı değişikliklerin yaşandığı günümüzde stres, günlük hayatımıza daha çok girmekte ve gerek ruhsal gerekse de fizyolojik sağlık yönünden bireyleri etkilemektedir. Stresin bu tür etkilerinin yaygın olması da bireyleri; stresin ne olduğu, hangi koşullarda ortaya çıktığı ve ne tür sonuçlara neden olduğu gibi konularda araştırmalara yöneltmiştir.

Stres kavramının psikoloji alanında kullanılmasına ve araştırmalar yapılmasına 1950’li yıllarda başlanmıştır. Bazı araştırmacılar stresi dışsal uyarıcı olarak ele alırken, bazları da rahatsız edici tepkiler olarak tanımlamışlardır (Weitz 1970). Son zamanlarda en çok kabul edilen, Lazarus ve Folkrnan’in ileri sürdüğü etkileşim teorisi ile stresi; talepler ve kaynaklar arasındaki dengesizliğin sonucu ortaya çıkan durum olarak tanımlamaktadır.

Stres çoğunlukla olumsuz ve zararlı anlamda ele alınmaktadır, oysa ki bir parça stresin insanları yenileri aramak, çalışmak ve yaratmak konusunda harekete geçirdiği bilinmektedir. Hatta vücudun antikor üretebilmesi için bile belirli bir miktar strese ihtiyaç vardır.

Stres, birbiri ile örtüşen farklı biçimlerdedir: akut, episodik akut ve kronik stres.

Akut stres, yakın geçmişteki baskılar ve isteklerle, yakın gelecekte oluşması beklenen baskı ve isteklerin doğurduğu en yaygın stres biçimidir. Kısa süreli olduğu müddetçe çok büyük zararlar vermez. Akut stresin en yaygın belirtileri; öfke ve sinirlilik, endişe, depresyon gibi duygusal sorunlar; gerginlik başağrıları, sırt ağrısı, kas, tendon ve bağ dokusu sorunlarına neden olan kas gerginlikleri gibi kas sorunları; mide ekşimesi, mide asidi, gaz, ishal, kabızlık ve spastik kolon gibi mide ve bağırsak sorunları; geçici ve kısa süreli aşırı heyecanların neden olduğu kardiovasküler problemlerdir. Herkes hayatında zaman zaman akut stres yaşayabilir, ama bu durum tedavi edilebilir ve kontrol altına alınabilir.

Episodik akut streste ise kişiler akut stresi sıklıkla yaşar. Bu kişilerin düzensiz bir hayatları vardır. Sürekli oradan oraya koşuştururlar. Çok fazla sorumluluk alır ve bu sorumluluğun oluşturduğu talebi bir türlü organize edemezler. Episodik akut stres reaksiyonları gösteren kişilerin aşırı duyarlı, öfkeli, sinirli, endişeli ve gergin olmaları doğaldır. Çoğunlukla kendilerini, “asabi” olarak tanımlarlar. Bazen bu asabiyetleri saldırgan bir tutuma dönüşebilir. Episodik akut stresin bir başka türü de yüksek kaygı seviyesinden kaynaklanmaktadır. Kaygı seviyesi yüksek kişiler aynı zamanda aşırı hassas ve gergin olmaya yatkındırlar, ancak öfkeli ve saldırgan olmaktan çok endişeli ve depresif bir duygudurum içindedirler. Episodik akut stresin belirtilerini kısaca sıralayacak olursak: başağrıları, migren, yüksek tansiyon ve kalp hastalıkları v.b. Episodik akut stresin tedavisi, farklı seviyelerdeki müdahaleleri gerektirir. Episodik akut stres yaşayan kişilerin genellikle uzun süreli profesyonel yardım almaları gerekir.

Ancak bu tarz kişilerin yaşam biçimleri ve karakter yapıları o kadar kemikleşmiştir ki, bu kişiler yaşayış biçimlerinin hatalı olabileceğini düşünmezler bile. Sıkıntı ve üzüntülerinin suçunu başkalarına ve dış olaylara yüklerler. Genellikle yaşam biçimlerini, başkalarıyla olan ilişkilerini ve dünyayı algılayış tarzlarını, kim ve ne olduklarının birer parçası olarak görürler. Bu tarz kişiler değişime şiddetle karşı çıkar. Yalnızca acıdan ve sıkıntılarının neden olduğu rahatsızlıklardan kurtulma vaadi onları tedaviye ikna edebilir.

Kronik stres, akut stres gibi heyecan verici ve uyarıcı değildir. Kronik stres bedenleri, zihinleri ve yaşamları yavaş yavaş bozar. Bu süreğen yıpranma kişide ciddi hasarlar oluşturur. Bu, yoksunluğun, yoksulluğun, problemli aile yapılarının, mutsuz evliliklerin ve mecburen çalışılan işlerin oluşturduğu süreğen strestir. Kronik stres, kişinin içinde bulunduğu çok kötü durumdan hiç bir çıkış yolu bulamadığında oluşur. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen, şiddetli baskı ve gereksinimlerin oluşturduğu strestir. Umutsuzluğun yerleştiği kişi sonunda çözüm aramaktan vazgeçer. Bazı kronik stresler, çocukluktan gelen ve özümsenerek zihinde sonsuza dek kalan travmatik deneyimlerden kaynaklanır. Bazı deneyimler kişiliği derinden etkiler. Böyle bir ortama doğan kişi, dünyaya bakış açısı ya da inanç sistemi nedeniyle süreğen bir strese yaşar. Kronik stresin en kötü yanı insanların buna alışmasıdır. Onun varlığını bir süre sonra artık hissetmez olurlar. Kronik stres, intihar, kalp krizi, felç hatta bazen kanser hastalıklarına yol açarak ölümlere neden olur. Kronik stresin tedavisinde kişiliğin ya da kemikleşmiş görüş ve inançların yeniden oluşturulması gerektiğinden, iyileşme süreci genellikle profesyonel yardımla birlikte etkin bir iç hesaplaşmayı da gerektirir.

Stres psikosomatik bir çok hastalığı tetikler. Solunum yolu rahatsızlıkları, gastroentestinal şikayetler, hipertansiyon ve buna bağlı riskler, hormonal tabloda değişim ve dermatolojik şikayetler, bunlardan bazılarıdır.

Bizim kontrolümüzün dışında çalışan organlarımızı yöneten sinir sistemi bölümüne otonom sinir sistemi denir. Otonom sinir sistemi iki ana sistemden oluşur: sempatik ve parasempatik sinir sistemi. Bedenimizin iyiliğine yönelik olan parasempatik sinir sistemi ile uyarılmaya yönelik sempatik sinir sistemi arasında doğal bir denge vardır.Bu dengeye “Homeostazis” denilir. “Homeostazis’i” bozan her şey strestir. Sempatik sinir sisteminin uyarılması sonucu çarpıntı, sık nefes alma, mide kasılmaları, terleme, kaslarda gerilme, el ve ayaklarda soğuma, bulantı, baş dönmesi, baş ağrısı gibi belirtiler ortaya çıkar. Bedenimiz bir tehdit ile karşı karşıya kaldığında bu sistem uyarılır. ”Dövüş veya kaç” süreci tetiklenir. Beyin hipofiz bezini harekete geçirir, adrenalin salgılanmaya başlar. Kaslara ve beyne giden oksijen artar, enerji artışı olur. Zihin açılır, gözbebekleri büyür, kaslar kasılır. Adrenalin depoları boşalır. Böylelikle organizma mücadeleye hazır hale gelir. Bu durum uzun sürerse damarlar büzülür, tansiyon yüksek olmaya devam eder, karaciğer kana glikoz, kollestrol, yağ asitleri gibi enerjileri pompalamaya devam eder. Parasempatik sinir sistemini devreye sokamazsak, fazla yağlar ve şeker yakılamaz, enerji depoları boşalır, organ faaliyetleri aksar, psikosomatik hastalıklar ortaya çıkar. Kronik hastalıklar, kronik yorgunluklar böyle uzun süren streslerin sonucunda ortaya çıkar. Bu durumu düzeltmek için parasempatik sinir sistemimizi devreye sokulmalıdır. Parasempatik sinir sistemi vücudun onarım, dinleme, rahatlama, sindirim faaliyetleri açısından önemlidir. Bu sistemin özelliği kendi kendine harekete geçmeyip beyinden emir beklemesidir. Kişi stres yönetiminde başarılı ise rahatlama, olumlu düşünme, nefes teknikleri gibi becerilerle stresin organlarımıza etkisi önlenmiş olur.

KRM Gelişim Psikolojik Hizmetler

Psikoanalitik Kuram

                                                                               Psikodinamik Yaklaşım

                                                                                                      Sigmund Freud (2)

                                                Freud’un psikoseksüel gelişim kuramı neleri içerir? 

Dinamik psikiyatrinin Freud’un bilinçdışı zihinsel süreçler üzerine yaptığı çalışmalarla başladığı kabûl edilir (Tura, 2000). Freud insan ruhunu biyolojik bir temele oturtmuş ve güdülenme sistemini dürtülere bağlamıştır. Ruhsal aygıt üç düzeyden oluşur: bilinç, önbilinç ve bilinçdışı. Dinamik görüş, ruhsal görüngüleri dürtü kaynaklı güçlerin çatışması veya dayanışması çerçevesinde görür (Tura, 2000). Öte yandan, Freud’un 1920’den itibaren kullanmaya başladığı bir yaklaşım olan yapısal kurama göre ruhsal yapı üç düzeyden oluşur: id, ben (ego) ve üstben (süperego). Freud psikoseksüel gelişim üzerinde önemle durmuş, pek çok nevrotik durumun gelişiminde çocukluk cinselliğinin önemli bir rol oynadığını savunmuştur. Freud cinsel terimini, yalnız eşeysel organların birleşme-üretme amacına yönelik duygu ve eylemlerini içeren dar bir kavram olarak değil, haz veren herhangi bir nesne ya da uyarana organizmanın yönelişi anlamında kullanmıştır. Freud’a göre sevilen, haz veren, doyum sağlanan her nesnenin cinsel niteliği vardır. Freud’a göre cinsel enerji değişik dönemlerde bedenin değişik bölgelerine ya da organlarına yönelir. Bu nedenle dönemler bu organlara göre adlandırılmışlardır. Libido kuramına göre her dürtünün bir amacı, bir nesnesi ve bir kaynağı vardır. Dürtünün amacı doyumdur. Nesnesi doyum sağlayacak herhangi bir şeydir. Kaynağı bedenin cinsel haz bölgeleridir (oral, anal, genital). Psikoseksüel Gelişim Kuramının 5 Temel Dönemi:

1. Oral Dönem
2. Anal Dönem
3. Fallik Dönem
4. Latent (Gizil) Dönem
5. Genital Dönem

Oral Dönem

Bebeklik döneminde ağız gerek gereksinimler, gerek doyumlar, gerekse de dış çevre ile ilişkilerde kullanılan organdır. Oral dönem doğum sonrası ilk 12-18 ayı kapsar. Doyum sağlayan, haz veren bölge ağız çevresidir. Dürtünün nesnesi ise anne memesidir. Bu dönem id’in egemenliği altındadır. Doğal dürtülerin hemen doyurulması, gerginliğin hemen giderilmesi çocuğun en başta beklentisidir. Çocuk dışardan verilecek bakıma tümden bağımlı ve çaresizdir. Yaşamın ilk altı ayı edilgen içe alma evresi olarak da tanımlanmıştır. Ancak daha sonraları, özellikle 1970’li yıllardan itibaren sadece doyum amaçlı tek yönlü bir alıştan çok yaşamın erken dönemlerinde başlayan bir alışverişten söz edilmeye başlanmıştır. Bu alışveriş özelliğinin gelişebilmesi için annenin kişilik özellikleri önemlidir. Oral dönemde alışverişte dengesizlik yalnızca veren (özgeci) ya da yalnızca almayı düşünen (bencil) bir kişiliğin gelişmesine neden olabilir. Yeme bozuklukları, konuşma bozuklukları, bazı öğrenim bozuklukları bu dengesizliğin izlerine rastlanır. Duygusal ve cinsel sorunları olan anneler alışverişi duygu ve cinsiyet alanlarının dışına kaydırırlar. Böylece sevginin yerini yemek, hediyeler, para ya da oyuncaklar, cinselliğin yerini de giyim, işte verimlilik, yaşamda ki başarı alabilir. Umutsuz ve karamsar anneler çocukta umudun gelişimini sevemeyen anneler ise çocuğun kendini sevilebilir bir varlık olarak algılamasını engellerler. Bu nedenle bu dönem umudun, inancın, temel güven duygusunun ve sevginin belirleyicisi olarak kabûl edilmektedir. Depresyon, madde bağımlılığı, depresif kişilik yapısının temelleri bu evrede atılır.

Anal Dönem 

Bu dönem, yaşamın 1-3 yılları arasını kapsar. Haz bölgesi anüs ve çevresidir. Dışkının tutulması ve salıverilmesi arasındaki yaşanan haz çok vurgulanmaktadır. Bu evrede bağımsızlık, özerklik, kontrol eğilimleri, inatçılık, ambivalans ve büyüsel düşünce dikkat çekicidir. Toplumsal kural ve değerlerle karşılaştıkları ve bocaladıkları bir dönemdir. Dürtü ve gereksinimlerindeki düzensizlik, dağınıklık ve kontrolsüzlük bu dönemin özgün özellikleridir. Nesneleri tutma ve bırakmama belirgindir. Çevre ile çatışma şiddeti artmıştır. “Ben kendim yaparım” bu dönemin temel eğilimidir. Bu evrede ki sorunlar, obsesif kompulsif bozukluk (OKB/Takıntı Bozukluğu) ve obsesif kompulsif kişilik yapısının belirleyicileridir.

Fallik Dönem ve Oidipus Kompleksi

Bu dönem, 3-6 yaş dönemini kapsar. Haz bölgesi penis ve klitoristir. Ağız ve anüs haz alanı olarak önemini sürdürse de bundan sonra cinsel organlar ön plana çıkar. Fallik dönemde ki çocukların karşı cinsten ebeveyni sevmesi, aynı cinsten ebeveyni rakip olarak algılaması en belirgin özelliktir ve Oidipus kompleksi olarak adlandırılır. Özetle Oidipus kompleksi, çocuğun karşı cinsten ebeveyne cinsel duygularla yaklaşması, aynı cinsten ebeveynle yarışmaya girmesi ve ona nefret duymasıdır. Oidipus kompleksi erkek çocukta babaya karşı duyulan düşmancıl duygular cezalandırılma ve iğdiş edilme korkusunu beraberinde getirir. Oidipus kompleksinin çözülmesi sağlıklı bir gelişim için koşuldur. Bu döneme özgü cezalandırma korkusu, suçluluk ve utanç duyguları bu kompleksin çözümünü güçleştirir. Kompleksin çözülmesi gerçek kişiliğin bulunmasına, anne baba dışındaki dostluklar ve cinsel ilişkiler geliştirilmesine olanak sağlar. Mutsuz evliliklerde, arkadaş edinememelerde, tek bir insana saplanıp kalmalarda, sık sık eş değiştirmelerde, baba ya da anneye çok benzeyen insanları arkadaş olarak sevmelerde ve cinsel sorunların büyük bir bölümünde çözülmemiş Ödipal sorunların etkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca abartılı ve yoğun suçluluk duyguları, aşırı utangaçlık ve cezalandırma korkuları da aynı çatışmaların sürmekte olduğunu gösterir. Ödipal sorunların çözümü uzun bir zaman ister. Bir bölümü yaşam boyu sürer, hattâ çözülmeden kalır, ergenlik döneminde aynı sorunların alevlenmesi bu düşünceyi destekler.

Gizillik (Latans) Dönemi

Bu dönem 5-6 yaşında başlayıp, ergenlik dönemine dek süren, yatışma ve dinginliğin egemen olduğu bir evredir. Oral, anal ve genital dönemde olan çatışmalar çözülmüş gibidir. Ancak bu görünüm aldatıcıdır, çünkü çözülmüş ya da işlenmiş gibi görünen sorunlar ergenlik döneminde tüm şiddeti ile yeniden alevlenir. Gizillik dönemi artan sorunlarla baş edebilmek için gerekli bir soluklanma molasıdır. Bu soluklanma oral, anal ve genital sorunların çözümünün ileri bir tarihe ertelenmesi, bilişsel yetilerin gelişmesi, haz ilkesinin yerini gerçeklik ilkesinin alması gibi fırsatlar sağlar. Geriye kalan enerji yüceleştirmede kullanılır; arkadaşlıklar kurulur, öğrenme yetisi artar.

Genital dönem

Bu dönem ergenlik ve onun getirdiği yoğun fizyolojik değişikliklerle başlar. Ergen bedenini ve cinselliğini öğrenir. Aynı zamanda önceki dönemlerdeki ruhsal süreçler yeniden yaşanır. Bu süreçlerden en önemlisi ise anneden ayrılma ve bireyselleşme sürecidir. Bu sürecin yeniden yaşanıp sağlıklı tamamlanması ile kimlik kazanılması ve cinsel tercihin belirginleşmesi sağlanır.

                                                           Nesne ilişkileri kuramı neleri içerir?

Nesne ilişkileri kuramının öncülerinden Melanie Klein, çocuk psikanalizinde oyunun, serbest çağrışımın yetişkin psikanalizindeki yerini tuttuğu savına dayanan tekniği ön plana çıkarmıştır (Kayaalp, 2007). Klein’in yaklaşımında yaşam (Eros) ve ölüm (Thanatos) dürtüleri temel yürütücü güçler olarak karşımıza çıkar. Klein’e göre ‘içe atma’ ve ‘yansıtma’ yaşamın başlangıcından itibaren ruhsal yapının ve nesnelerin oluşumunu sağlayan iki temel savunma mekanizmasıdır. Klein çocuğun (ve erişkinin) iç dünyasını daima içselleştirilmiş nesne ilişkileri çerçevesinde düşünür (Tura, 2000). Erken yaşam deneyimlerinde yaşanan engellemeler ya da doyumsuzluklar, ‘kötü’ nesneler olarak algılanır ve içe yansıtılır ve çocuk kendini doğuştan kötü, saldırgan, zulmedici nesnelerle dolu olrak algılar. Öte yandan da çocuk içe yansıtacağı ‘iyi’ nesnelerle içsel bir iyilik, kendine güven ve istikrar sağlayarak güvenli bir kişilik geliştirmenin yolunu arar. Diğer bir deyişle, Klein’a göre bebek onu bekleyen anneden içgüdüsel anlamda haberdar olarak dünyaya gelir (Tura, 2000). Yıkıcılık duygularıyla baş etmek için de saldırganlığının bir bölümünü dış dünyadaki anneye yansıtır. Yani, dış dünyadaki varlıklar iyi ve kötü nesneler (aynı zamanda aynı nesneye ait kısmî iyi ve kısmî kötü nesneler) olarak algılanır. Klein, Oidipus kompleksini de bu çift-değerlilik çevçevesinde ele alır. Diğer bir deyişle, sadece cezalandırılma korkusu nedeniyle değil, çocuk babasını cezalandırıcı bir nesne olarak algılamasının yanında bir sevgi nesnesi olarak da algılaması nedeniyle, babasının taşıdığı bu çift-değerliliği fark ederek Ödipal uğraşlarından vazgeçer (Tura, 2000). Klein’ın tarif ettiği gelişimsel evrelerin ilki yaşamın ilk 3-4 ayına denk gelen paranoid-şizoid evredir. Bu dönemde baskılanma, bekletilme, yoksunluk yaşama duygularına denk gelen kötülük görme (perseküsyon) kaygıları hakimdir. Ayırma (splitting) mekanizması ile nesne ve ben iyi ve kötü parçalara ayrılır, yansıtmalı özdeşim mekanizması ile de benin parçaları nesneye aktarılarak nesnenin ele geçirilmesi ve denetlenmesi hedeflenir (Kayaalp, 2007). Altıncı aydan itibaren depresif dönem başlar ve bu dönemde nesne bütünleştirilir. Aynı nesnede hem kötü hem de iyinin bir arada oluşu ve saldırgan dürtüleri nedeniyle nesneye (aynı zamanda iyi kısmına) zarar verebileceği yönündeki suçluluk duyguları ile depresif ruh hali egemen olur.

Daha sonraları çocuk psikanalizinin en özgün kişilerinden Winnicott oyun ve yaratıcılık kavramlarını ön plana çıkarmıştır. Çocuğun doğuştan gelen yetilerinin ancak annenin bakımı eşliğinde gelişime katkıda bulunabileceğini öne sürmüştür. Winnicott’a göre annenin bebeğine bakım verebilmesi için onunla özdeşim kurması, onun neye ihtiyacı olduğunu hissetmesi gerekir (Kayaalp, 2007). ‘Birincil annelik meşguliyeti’ adını verdiği bu süreç, gebelikle başlayan ve özellikle doğum sonrası dönemde en yoğun halini alan annenin bebeğine odaklandığı bir dönemdir ve zamanla ‘yeretince iyi anne’ (good enough mother) olma haline dönüşür. Anne bebeğin kaygılarını, isteklerini algılar ve içine alır ve uygun nesneler sunar ve böylelikle bebeğin belirli bir süre tümgüçlülük yanılsaması yaşamasını sürdürmesine yardımcı olur (Kayaalp, 2007). Zamanla birtakım yoksunluklarla bu tümgüçlülük yıkılmaya başlar ve gerçeklikle tümgüçlülük fantezisi arasında yer alan geçiş alanı (transitional area) oluşur. Bu kısmen bebeğe kısmen de nesneye ait ara alan oyun alanıdır ve geçiş nesneleri de bu alanın parçalarındandır. Winnicott aynı zamanda annenin bebeğin uyarılarına verdiği tepkilerle bir ayna görevi üstlendiğini belirtir. Uygun bir şekilde sunulan bu aynalık işlevi çocuğun kenisi ile dış dünyayı doğru ve gerçekçi bir şekilde ayırabilmesine yardımcı olacaktır.

                                                                            Geçiş nesnesi nedir?

Geçiş nesnesi kavramı Winnicott tarafından tanımlanmıştır. Yaşamın erken döneminde bebek büyüdükçe ve kendisi ile annesinin ayrı iki birey olduğunu fark ettikçe anneden ayrılma kaygıları başlar (6-8. aylarda). Bu dönemden itibaren bebekler annesinden ayrılma kaygısıyla baş edebilmek için annesini hatırlatacak bir takım nesneleri yanında taşımak, onlarla uyumak isteyebilir. Bu nesneler genellikle annesinin kokusunu hatırlatan bir battaniye, yastık, mendil, oyuncak olabilir. Bu nesne genellikle yumuşaktır, eskise de, yırtılsa da çocuk onunla olmaktan memnundur. Winnicott’a göre bu “anneden ayrılma”, diğer bir deyişle “bebeğin kendi beden sınırlarını tanımaya başlama” evresi olan geçiş dönemi 4-12. aylar arasında başlar. Geçiş nesnesini bebek kendisi seçer, genellikle bir yıldan uzun bir süre ona bağlanır. Bu nesne çocuğun hayatının ilk döneminden itibaren onunla olan bir nesnedir ve özellikle sıkıntılı anlarında ona daha fazla bağlanır. Küçük yaşlarda geçiş nesnesi olan 33 bebek ve annelerinin uzun süre takip edildiği bir çalışmada (Lehman ve ark., 1992), geçiş nesnesi olan çocukların daha fazla güvenli bağlanma geliştirdikleri saptanmıştır. Bu bulgu çocuğun ayrılıkla mücadelesinde geçiş nesnesinin destekleyici bir işlevi olduğunu savunan Mahler’in düşüncesiyle uyumludur. Tüm dünyada çocukların %30-70’inde geçiş nesnesine rastlanır (Hobara, 2003). Kültürel yaşantı ve sosyal ortam geçiş nesnesi varlığını etkileyebilir. Bir çalışmada (Gaddini ve Gaddini, 1970) şehirde yaşayan İtalyan çocuklarının %30’u, kırsal kesimdekilerin ise yaklaşık %5’inde geçiş nesnesi varlığı bildirilmiştir. Başka bir çalışmada (Hong ve Townes, 1976) Amerikan çocuklarında %54, Amerika’da yaşan Koreli çocuklarda %34, Korede yaşayan Koreli çocuklarda %18 olarak bildirilmiştir. Beyaz ırkta ve batı toplumlarında daha sık olduğu saptanmıştır (Hobara, 2003). Bu bulguya paralel olarak, birlikte uyuma alışkanlığı olan toplumlarda geçiş nesnesine daha az rastlanmaktadır (Hobara, 2003). Geçiş nesnesi varlığının ya da yokluğunun bağlanma ve psikopatoloji gelişimi açısından kesin olumlu ya da olumsuz bir etkisi olduğunun söylenemeyeceği ortak bir görüştür (Hobara, 2003). Çocuk büyüdükçe, 6-7 yaşlarından önce, bu geçiş nesnesi önemini yitirir ve bu geçiş döneminin ileriki hayata farklı yansımaları olabilir (Hobara, 2003). Anneyi ve bütünlüğü yeniden elde etme fantezileri kendini çok çeşitli şekillerde ortaya koyabilir. Örneğin, Winnicott’a göre oyunlar, din, sanat ve yaratıcı uğraşlar bu dönemin kaygılarından köken alır (Winnicott, 1953, 1971). Yeni geçiş nesnesi işlevi kazanan bu uğraşlar kişiye iç ve dış dünya arasında, diğer bir deyişle gerçeklik ile fanteziler arasında bir “oyun” alanı yaratır.

                                                        Ben (ego) psikolojisi kuramı neleri içerir?

Ben psikolojisi S. Freud’un görüşlerinden genel bir psikoloji kuramı türetmeye yönelmiştir (Tura, 2000). Ben psikolojisinde benin dürtüleri bastırıcı özelliğinden çok, gerçekliğe uyumu destekleyici özellikleri ön plana çıkarılmaktadır. Anna Freud, ben (ego) psikolojisi kuramının öncülerindendir (Tura, 2000). S. Freud’un değindiği savunma mekanizmalarını daha ayrıntılı bir şekilde tarif etmiştir (Kayaalp, 2007). A. Freud, dışsal bir tehlike karşısında benliğin etkinliklerini kısıtlayıp edilgen bir tutum benimsemesi olarak tarif edilen benlik çekilmesi ve yine çocuğun dışsal bir tehlike karşısında saldırganı kendine örnek alarak, onu taklit ederek edilgen konumdan etken konuma geçmesi olarak tarif edilen saldırganla özdeşleşme kavramlarını ortaya koymuştur (Kayaalp, 2007). A. Freud çocuk gözleminin ve çevresel etkenlerin çocuk gelişimi üzerine olan etkilerinin önemini vurgulamıştır. Bir diğer ben psikolojisi kuramcılarından Hartmann insanı çevreye uyum göstermek zorunda olan biyolojik bir organizma olarak kabûl eder. Hartmann, benin idden ayrışan bir yapı olmadığı, kendi özerk bir gelişim hattına sâhip bir yapı olduğu görüşüyle klasik kuramdan ayrılır (Tura, 2000).

                                                        Kendilik (self) psikolojisi kuramı neleri içerir?

Heinz Kohut özellikle Freud’un narsisizm kavramını derinleştirmiştir. Kohut’ın kuramı aynı zamanda kendilik (self) psikolojisi olarak da anılır. Bu kurama göre bebeğin gelişen kendiliğinin ihtiyaçları özellikle ebeveyn (temel bakım vericiler) tarafından karşılanarak çocukta benlik saygısının ve kendilik bütünleşmesinin kazanımı sağlanır (Kohut, 1971). Ebeveyn uygun aynalama (mirroring), empati ve özdeşim (twinship), idealizasyon ve benzeri yollarla bu sürece katkıda bulunur. Aynalama, ebeveynin bir ayna benzeri işlev görerek bebeğe kendi duygularını ve davranışlarını dışarıdan görme ve değerlendirme fırsatı sunar. Ebeveynin yapıcı, tutarlı ve işlevsel duygu ve davranış örüntüsü de çocuk için uygun bir idealizasyon ve özdeşim figürü sunar. Kohut bebeğin bu gereksinimlerini kendilik nesnesi gereksinimleri olarak nitelemiştir. Aslında bu ihtiyaçlar onaylanma, beğenilme ve benzeri ihtiyaçlar olarak yaşam boyu sürer (Kohut, 1977). Kernberg ise (1975), bu kendilik nesnelerinin “iyi” (ihtiyaç karşılayan/yapıcı) ve “kötü” (yoksun bırakan/acı veren) unsurlarının zaman içinde bütünleşerek “kendilik bütünleşmesinin” gerçekleştiğini öne sürmüştür. Kötü unsurların iyi unsurlardan fazla olması ya da tutarsızlığı bu bütünleşmeyi zorlaştırır. Kendilik nesneleri sağlıklı gelişmiş ve bütünleşmiş bireylerde benlik saygısı ve özgüven daha yüksektir, narsisistik kırılganlıklara karşı daha dayanıklıdırlar.

KAYNAKLAR 

Gaddini R, Gaddini E (1970). Transitional objects and the process of individuation: Study in three different social groups. Journal of American Academic Child Psychiatry, 9, 347–365.

Hobara M (2003). Prevalance of Transitional Objects in Young Children in Tokyo and New York. Infant Mental Health Journal. 24(2):174-191.

Hong KM, Townes BD (1976). Infants’ attachment to inanimate N objects. Journal of American Academy of Child Psychiatry, 15, 49–61.

Kayaalp L (2007). Psikanalitik Gelişim Kuramları. Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları, s:1-11, Aysev A, Taner Y. İstanbul

Kernberg O (1975). Borderline Conditions and Pathological Narcissism. Jason Aranson, New Jersey.

Kohut H (1971). The Analysis of Self. International Universities Press, Connecticut.

Kohut H (1977). The Restoration of the Self. International Universities Press, Connecticut.

Lehman EB, Denham SA, Moser MH, Reeves SL (1992). Soft object and pacifier attachment in young children: The role of security attachment to the mother. Journal of Child Psychology and Psychiatry and Allied Disciplines, 33, 1205–1215.

Sadock BJ, Sadock VA, Jones RM (2003). Comprehensive Textbook of Psychiatry. Study Guide and Self-Examination Review in Psychiatry. Seventh edition. Lippincott Williams & Wilkins. Philedelphia.

Tura SM (2000). Günümüzde Psikoterapi. Metis Yayınları, İstanbul

Winnicott DW (1953). Transitional objects and transitional phenomena. International Journal of Psycho- Analysis, 34, 89–97.

Winnicott DW (1971). Playing and reality. New York: Basic Books.

Hazırlayan: Dr. Koray Karabekiroğlu

Şema Terapi Nedir?

Şema terapi, öncelikle bir psikoterapi modelidir ve literatürde şöyle tanımlanıyor: değiştirilmesi zor, çocukluk ve ergenlik döneminde belirgin kökenleri bulunan psikolojik bozuklukların, açıklanması ve tedavisine ilişkin kuramsal ve uygulamaya yönelik bir modeldir.

Şema terapi, pek çok psikoterapi ve gelişim modelini işlevsel bir şekilde bir araya getirebilmiş, nadir bütüncül psikoterapi modellerinden biridir. Söz konusu bütüncül yapı içerisinde, bilişsel, davranışsal, psikodinamik (özellikle nesne ilişkileri), bağlanma ve geştalt modelleri yer alır. Profesyonel olmayan okuyucular açısından bu çeşitliliğin ifade etmesi gereken anlam, şema terapinin zenginliğidir. Yani şema terapi, insanı ve sorunlarını anlamaya ve bu sorunlara çözüm üretmeye çalışırken, çok geniş bir bakış açısı kullanmaktadır.

Şema terapi, terapi sürecinde düşünce ve davranış yapılarını hayati olarak kabul eder; ayrıca duygusal değişim, deneysel teknikler ve terapi ilişkisine de aynı düzeyde ağırlık verir.

Çıkış noktası olarak şema terapinin amacı, kronik kişilik sorunlarına (borderline kişilik bozukluğu ve narsisistik kişilik bozukluğu gibi) bir çözüm bulabilmekti. Fakat şema terapi geldiği noktada, kronik depresyon, çocukluk travmaları, suçlular, yeme bozuklukları, çift çalışmaları, madde kullanımını gibi geniş çaptaki klinik problemler, popülasyonlar ve bozukluklarda uygulanmaktadır. Bu da, şema terapinin bir model olarak gelişime açıklığını göstermektedir.

Şema terapi, pek çok farklı kuram ve modeli derinlik ve karmaşıklıkla bütünleştirmesine rağmen, bu bütünleştirmeyi son derece tutumlu ve sade bir şekilde sunar. Bu tutumlu ve sadeliği, terapistlerin ve danışanların (psikoterapi desteği alanların) işini kolaylaştırmaktadır. Psikoterapistler, sundukları terapiyi danışana ifade etmekte büyük kolaylık yaşarken, danışanlar da yaşadıklarını anlama ve değiştirme sürecinde yüksek düzeyde motivasyona sahip oluyorlar.

Şema terapi son derece şefkatli ve insani bir yaklaşımdır. O, psikolojik bozukluları patolojikleştirmek yerine normalleştirir. Buna göre hepimizin şeması (psikolojik sorunlara altyapı oluşturan yapısı), baş etme biçimleri (şemalarla başa çıkma yolları) ve modları (pek çok şema ve başa çıkma biçiminden oluşan yapıları) vardır. Terapi desteği alanlarda ise bunlar daha aşırı ve katıdırlar.

Bu girizgahtan sonra isterseniz, şema terapideki temel kavramlar üzerinde durmaya çalışalım.

 

Şema nedir?

Şema (erken dönem uyum bozucu şema), şema terapinin merkezindeki kavramdır. Şemayı anladığımızda, şema terapiyi anlamak için uygun bir hazırlık zemini oluşturmuş olacağız. Şemayı anlatabilmek için birkaç soru sormama müsaade edin lütfen:

– Neden en ufak bir başarısızlığa tahammülümüz olmaz?
– Birinin hakkımızdaki olumsuz düşüncesi neden bizim için katlanılmaz olur?
– Yapmamız gerektiğine inandığımız halde, işlerimizi sürekli ertelememizi ne ile izah edebiliriz?
– Yalnız kaldığımızda bizi depresif duygu durumuna sokan nedir?

 

Şema terapi için sorular

-Partnerimiz tarafından terk edilme ihtimalimiz, bizi neden dehşete düşürür?
-Bizi hatalara karşı sıfır töleranslı yapan nedir?

-Neden olayların hep olumsuz yanlarını görürüz?
-Eşimizin en ufak bir ilgisizliği bizi neden çıldırtır?
-Başkalarının karşısında yaşadığımız utancın sebebi nedir?
-Tek başımıza karar almak bizim için neden bu kadar zordur?
-Bize, kendimizi diğerlerinden ayrıcalıklı hissettiren nedir?
-Gereğinden fazla fedakar olmamıza sebep olan nedir?
-Gerektiğinde hayır demek bizim için neden bu kadar zor?

Şema terapiye göre, bu ve benzeri sorulara vereceğimiz cevaplar bizi şema kavramıyla yüzleşmeye götürecektir. Şema, kendimizle, diğer insanlarla ve hayatla ilişkimizde, davranışlarımıza yön veren temel bir psikolojik yapıdır. Bu tanıma göre, şema davranışımız değil, davranışımızı yönlendiren psikolojik bir yapı ya da dinamiktir.

 

Şemalar nasıl oluşur?

Şemaların oluşumuyla ilgili temel varsayıma göre, çocukluktaki çekirdek duygusal ihtiyaçların sağlıklı şekilde karşılanmaması şemaların oluşumunu şekillendirir. Söz konusu duygusal ihtiyaçlar şunlardır:

  1. Başkalarına güvenli bağlanma (Güvenlik, istikrar, bakım ve benimsenme ihtiyacı)
  2. Özerklik, yetenek ve olumlu kimlik algısı ihtiyacı
  3. İhtiyaç ve duyguları ifade özgürlüğü ihtiyacı
  4. Kendiliğindenlik ve rol yapma ihtiyacı
  5. Akılcı (sağlıklı) sınırlar ve öz denetim ihtiyacı

Şema terapiye göre bu ihtiyaçlar evrenseldir; yani herkes bu temel ihtiyaçlarla doğar. Bazı insanlar, bazı ihtiyaçları başkalarına göre daha fazla hissedebilir. Psikolojik açıdan sağlıklı insan ise, bu ihtiyaçları uygun şekilde giderebilen insandır.

Şema terapinin temel amacı, hastaların (danışanların), çekirdek duygusal ihtiyaçlarını giderebilmeleri için işlevsel yollar bulmalarına yardım etmektir.

Temel ihtiyaçların giderilmesine engel olan erken dönem yaşam deneyimleri ise şöyle ele alınabilir:

  • İhtiyaçların toksik (hasar oluşturacak şekilde) engellenmesi
  • Travmatizasyon ya da kurban olma
  • İyi şeylerin aşırı şekilde deneyimlenmesi
  • Seçici içselleştirme ya da  önem verdiği kişilerle özdeşim

Yukarıdakilere ilave olarak, kişinin doğuştan getirdiği duygusal mizaç da (sakin-girişken, pasif-agresif, anksiyöz-dingin, distimik-iyimser vb.) şemaların oluşumunda belirleyicidir.

 

Şema işlemleri nelerdir?

Şema işlemi, şema ile ilgili ne yapıldığını ifade eden bir kavramdır. Bir şema ile ilgili her türlü düşünce, duygu, davranış ya da yaşam deneyiminin ya onu devam ettirme yönünde, ya da onu iyileştirme yönünde bir etkisi olduğu söylenebilir. Bu açıdan bakılınca, iki temel şema işleminden söz edebiliriz:

  1. Şema devamlılığı: Şema devamlılığı, kişinin şemayı  sürdürmesini sağlayan tüm eylemlerini (düşünce, duygu, davranış vb.) ifade eder. Şema devamlılığı üç önemli yolla gerçekleşir:
  • Bilişsel çarpıtma:Şemayı, karşılaştığımız olayları görme şeklimizi etkileyen bir gözlük olarak düşünebilirsiniz. Nasıl ki sahip olduğumuz gözlüğün rengi, baktığımız objeyi olduğu gibi değil de, kendi tonuna uygun görmemize yol açıyorsa şema da, olayları kendine uygun değerlendirmemize (bilişsel çarpıtmaya) yol açar. Mesela, duygusal yoksunluk şemasına sahip bir kadın, eşinin doğal ilgisizliğini (başka bir şeyle ilgilenmesini) “Eşim benim duygularımı umursamıyor!” şeklinde yorumlayabilir.
  • Kendilik yıkıcı yaşam örüntüleri (kalıpları):Şemalar, zamanla hayatımızda belirli yaşam örüntüleri (döngüler)  oluşturmamıza yol açarlar. Mesela, duygusal yoksunluk şemasına sahip bir kadının döngüsü, hayatına duygusal olarak mesafeli insanları almak ya da, hayatındaki insandan çok fazla (bir çocuk gibi) duygusal taleplerde bulunup onu kendinden uzaklaştırmak şeklinde olabilir. Bu durumdaki bir kadın, hayatında belirli davranış kalıplarını sergileyerek “Hiç kimse benim duygularımı anlamayacak.” temel inancını kuvvetlendirmiş olur.
  • Şema baş etme biçimleri:Şema baş etme biçimleri, şema ile başa çıkmak için kullandığımız zararlı yöntemleri ifade eder. Bunları şema teslimi, şema aşırı telafisi ve şema kaçınması olarak ifade edebiliriz.
  1. Şema iyileşmesi: Şema terapideki temel amaç, şemanın iyileşmesidir. Şema iyileşmesi ile kast edilen, şemanın kişi üzerindeki etkisinin ortadan kalkması veya azalmasıdır. Şema iyileşmesi, şemayı oluşturan düşünce yapılarının, duygusal yaşantıların, bedensel duyumların ve anıların olumsuz etkilerinin ortadan kalkması demektir. Şemanın yol açtığı işlevsiz baş etme biçimlerinin yerini işlevsel davranışlara bırakması da şema iyileşmesinin göstergelerindendir.

          KRM Gelişim_Psikolojik Hizmetler