Kategori: Psikoloji-Bilgi

Stres Nedir?

stress

Fizik biliminde; “maddenin kendi üzerine uygulanan güce gösterdiği tepki” anlamında kullanılan stres terimi; son 30 yılda fizyoloji, sosyoloji, psikoloji, psikiyatri ile diğer tıp alanlarında ve gündelik yaşamda herkesin kullandığı popüler kavramlardan biri haline gelmiştir. Stres, pek çoğumuzun bildiği gibi, bizi zorlayan, kısıtlayan ve engelleyen olaylar, durumlar karşısında verdiğimiz tepkilerin tümüdür. Stres kavramı birçok insanın düşündüğü gibi sadece üzerimizde hissettiğimiz baskı ve gerginlikle sınırlı değildir. Sözlük anlamı olarak stres; 14. yüzyılda güçlük, sıkıntı, kötü talih anlamlarında; 17. yüzyılda felaket, bela, dert, keder gibi anlamlarda kullanılmıştır. 18. ve 19. yüzyıllarda kavrama yüklenen anlam değişmiş; güç, baskı, zor gibi anlamlarda durum ve objelere bağlı, kişiye, organa veya ruhsal yapıya yönelik zorlamalar olarak kullanılmıştır. Walter Cannon 20.yüzyılın başlarında stresi acil durum tepkisi olarak tanımlanmış ve temelinde “biyolojik varoluş ve uyum” ihtiyacını görmüştür. Ona göre stres, organizmanın kendi yaşamını ve çevreye uyumunu tehdit eden bir uyarıcıya gösterdiği “savaş ya da kaç” tepkisidir. Stres, organizmanın fonksiyonunu bozan bir baskı, zorlama ve engellenmedir. Psikolojik anlamda stres, kişiye özgü ve tek olan bireysel bütünlüğü zorlayıcı ve bozucu bir etkendir. İnsanı, yakın duygusal ilişkilerden uzaklaştıran, verimliliğini düşüren ve en önemlisi hayattan aldığı zevki azaltan bir kuvvettir. Stres, kişinin başetme yeteneğini aşan ya da zorlayan bir durum algılandığında ortaya çıkan otomatik tepkidir.

Stres bir süreç olarak ele alındığında, olayları değerlendirme şeklimizden düşüncelerimize, duygularımızdan davranışlarımıza kadar pek çok boyuttan oluşur. Pek çok insan stresin, kişinin dışında gelişen çevresel nedenlerle oluştuğunu düşünür. Aslında stresi oluşturan, bu çevresel etkileri bireyin nasıl algıladığıdır. Kişi karşılaştığı olayları pek çok faktör ışığında değerlendirir ve yaşadığı olaylara bir anlam yükler, yaptığı bu değerlendirmeler sonucunda çevresindekiler sebebiyle stres yaşar ya da yaşamaz.

Toplumsal, ekonomik ve sosyal yönden hızlı değişikliklerin yaşandığı günümüzde stres, günlük hayatımıza daha çok girmekte ve gerek ruhsal gerekse de fizyolojik sağlık yönünden bireyleri etkilemektedir. Stresin bu tür etkilerinin yaygın olması da bireyleri; stresin ne olduğu, hangi koşullarda ortaya çıktığı ve ne tür sonuçlara neden olduğu gibi konularda araştırmalara yöneltmiştir.

Stres kavramının psikoloji alanında kullanılmasına ve araştırmalar yapılmasına 1950’li yıllarda başlanmıştır. Bazı araştırmacılar stresi dışsal uyarıcı olarak ele alırken, bazları da rahatsız edici tepkiler olarak tanımlamışlardır (Weitz 1970). Son zamanlarda en çok kabul edilen, Lazarus ve Folkrnan’in ileri sürdüğü etkileşim teorisi ile stresi; talepler ve kaynaklar arasındaki dengesizliğin sonucu ortaya çıkan durum olarak tanımlamaktadır.

Stres çoğunlukla olumsuz ve zararlı anlamda ele alınmaktadır, oysa ki bir parça stresin insanları yenileri aramak, çalışmak ve yaratmak konusunda harekete geçirdiği bilinmektedir. Hatta vücudun antikor üretebilmesi için bile belirli bir miktar strese ihtiyaç vardır.

Stres, birbiri ile örtüşen farklı biçimlerdedir: akut, episodik akut ve kronik stres.

Akut stres, yakın geçmişteki baskılar ve isteklerle, yakın gelecekte oluşması beklenen baskı ve isteklerin doğurduğu en yaygın stres biçimidir. Kısa süreli olduğu müddetçe çok büyük zararlar vermez. Akut stresin en yaygın belirtileri; öfke ve sinirlilik, endişe, depresyon gibi duygusal sorunlar; gerginlik başağrıları, sırt ağrısı, kas, tendon ve bağ dokusu sorunlarına neden olan kas gerginlikleri gibi kas sorunları; mide ekşimesi, mide asidi, gaz, ishal, kabızlık ve spastik kolon gibi mide ve bağırsak sorunları; geçici ve kısa süreli aşırı heyecanların neden olduğu kardiovasküler problemlerdir. Herkes hayatında zaman zaman akut stres yaşayabilir, ama bu durum tedavi edilebilir ve kontrol altına alınabilir.

Episodik akut streste ise kişiler akut stresi sıklıkla yaşar. Bu kişilerin düzensiz bir hayatları vardır. Sürekli oradan oraya koşuştururlar. Çok fazla sorumluluk alır ve bu sorumluluğun oluşturduğu talebi bir türlü organize edemezler. Episodik akut stres reaksiyonları gösteren kişilerin aşırı duyarlı, öfkeli, sinirli, endişeli ve gergin olmaları doğaldır. Çoğunlukla kendilerini, “asabi” olarak tanımlarlar. Bazen bu asabiyetleri saldırgan bir tutuma dönüşebilir. Episodik akut stresin bir başka türü de yüksek kaygı seviyesinden kaynaklanmaktadır. Kaygı seviyesi yüksek kişiler aynı zamanda aşırı hassas ve gergin olmaya yatkındırlar, ancak öfkeli ve saldırgan olmaktan çok endişeli ve depresif bir duygudurum içindedirler. Episodik akut stresin belirtilerini kısaca sıralayacak olursak: başağrıları, migren, yüksek tansiyon ve kalp hastalıkları v.b. Episodik akut stresin tedavisi, farklı seviyelerdeki müdahaleleri gerektirir. Episodik akut stres yaşayan kişilerin genellikle uzun süreli profesyonel yardım almaları gerekir.

Ancak bu tarz kişilerin yaşam biçimleri ve karakter yapıları o kadar kemikleşmiştir ki, bu kişiler yaşayış biçimlerinin hatalı olabileceğini düşünmezler bile. Sıkıntı ve üzüntülerinin suçunu başkalarına ve dış olaylara yüklerler. Genellikle yaşam biçimlerini, başkalarıyla olan ilişkilerini ve dünyayı algılayış tarzlarını, kim ve ne olduklarının birer parçası olarak görürler. Bu tarz kişiler değişime şiddetle karşı çıkar. Yalnızca acıdan ve sıkıntılarının neden olduğu rahatsızlıklardan kurtulma vaadi onları tedaviye ikna edebilir.

Kronik stres, akut stres gibi heyecan verici ve uyarıcı değildir. Kronik stres bedenleri, zihinleri ve yaşamları yavaş yavaş bozar. Bu süreğen yıpranma kişide ciddi hasarlar oluşturur. Bu, yoksunluğun, yoksulluğun, problemli aile yapılarının, mutsuz evliliklerin ve mecburen çalışılan işlerin oluşturduğu süreğen strestir. Kronik stres, kişinin içinde bulunduğu çok kötü durumdan hiç bir çıkış yolu bulamadığında oluşur. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen, şiddetli baskı ve gereksinimlerin oluşturduğu strestir. Umutsuzluğun yerleştiği kişi sonunda çözüm aramaktan vazgeçer. Bazı kronik stresler, çocukluktan gelen ve özümsenerek zihinde sonsuza dek kalan travmatik deneyimlerden kaynaklanır. Bazı deneyimler kişiliği derinden etkiler. Böyle bir ortama doğan kişi, dünyaya bakış açısı ya da inanç sistemi nedeniyle süreğen bir strese yaşar. Kronik stresin en kötü yanı insanların buna alışmasıdır. Onun varlığını bir süre sonra artık hissetmez olurlar. Kronik stres, intihar, kalp krizi, felç hatta bazen kanser hastalıklarına yol açarak ölümlere neden olur. Kronik stresin tedavisinde kişiliğin ya da kemikleşmiş görüş ve inançların yeniden oluşturulması gerektiğinden, iyileşme süreci genellikle profesyonel yardımla birlikte etkin bir iç hesaplaşmayı da gerektirir.

Stres psikosomatik bir çok hastalığı tetikler. Solunum yolu rahatsızlıkları, gastroentestinal şikayetler, hipertansiyon ve buna bağlı riskler, hormonal tabloda değişim ve dermatolojik şikayetler, bunlardan bazılarıdır.

Bizim kontrolümüzün dışında çalışan organlarımızı yöneten sinir sistemi bölümüne otonom sinir sistemi denir. Otonom sinir sistemi iki ana sistemden oluşur: sempatik ve parasempatik sinir sistemi. Bedenimizin iyiliğine yönelik olan parasempatik sinir sistemi ile uyarılmaya yönelik sempatik sinir sistemi arasında doğal bir denge vardır.Bu dengeye “Homeostazis” denilir. “Homeostazis’i” bozan her şey strestir. Sempatik sinir sisteminin uyarılması sonucu çarpıntı, sık nefes alma, mide kasılmaları, terleme, kaslarda gerilme, el ve ayaklarda soğuma, bulantı, baş dönmesi, baş ağrısı gibi belirtiler ortaya çıkar. Bedenimiz bir tehdit ile karşı karşıya kaldığında bu sistem uyarılır. ”Dövüş veya kaç” süreci tetiklenir. Beyin hipofiz bezini harekete geçirir, adrenalin salgılanmaya başlar. Kaslara ve beyne giden oksijen artar, enerji artışı olur. Zihin açılır, gözbebekleri büyür, kaslar kasılır. Adrenalin depoları boşalır. Böylelikle organizma mücadeleye hazır hale gelir. Bu durum uzun sürerse damarlar büzülür, tansiyon yüksek olmaya devam eder, karaciğer kana glikoz, kollestrol, yağ asitleri gibi enerjileri pompalamaya devam eder. Parasempatik sinir sistemini devreye sokamazsak, fazla yağlar ve şeker yakılamaz, enerji depoları boşalır, organ faaliyetleri aksar, psikosomatik hastalıklar ortaya çıkar. Kronik hastalıklar, kronik yorgunluklar böyle uzun süren streslerin sonucunda ortaya çıkar. Bu durumu düzeltmek için parasempatik sinir sistemimizi devreye sokulmalıdır. Parasempatik sinir sistemi vücudun onarım, dinleme, rahatlama, sindirim faaliyetleri açısından önemlidir. Bu sistemin özelliği kendi kendine harekete geçmeyip beyinden emir beklemesidir. Kişi stres yönetiminde başarılı ise rahatlama, olumlu düşünme, nefes teknikleri gibi becerilerle stresin organlarımıza etkisi önlenmiş olur.

KRM Gelişim Psikolojik Hizmetler

Psikoanalitik Kuram

                                                                               Psikodinamik Yaklaşım

                                                                                                      Sigmund Freud (2)

                                                Freud’un psikoseksüel gelişim kuramı neleri içerir? 

Dinamik psikiyatrinin Freud’un bilinçdışı zihinsel süreçler üzerine yaptığı çalışmalarla başladığı kabûl edilir (Tura, 2000). Freud insan ruhunu biyolojik bir temele oturtmuş ve güdülenme sistemini dürtülere bağlamıştır. Ruhsal aygıt üç düzeyden oluşur: bilinç, önbilinç ve bilinçdışı. Dinamik görüş, ruhsal görüngüleri dürtü kaynaklı güçlerin çatışması veya dayanışması çerçevesinde görür (Tura, 2000). Öte yandan, Freud’un 1920’den itibaren kullanmaya başladığı bir yaklaşım olan yapısal kurama göre ruhsal yapı üç düzeyden oluşur: id, ben (ego) ve üstben (süperego). Freud psikoseksüel gelişim üzerinde önemle durmuş, pek çok nevrotik durumun gelişiminde çocukluk cinselliğinin önemli bir rol oynadığını savunmuştur. Freud cinsel terimini, yalnız eşeysel organların birleşme-üretme amacına yönelik duygu ve eylemlerini içeren dar bir kavram olarak değil, haz veren herhangi bir nesne ya da uyarana organizmanın yönelişi anlamında kullanmıştır. Freud’a göre sevilen, haz veren, doyum sağlanan her nesnenin cinsel niteliği vardır. Freud’a göre cinsel enerji değişik dönemlerde bedenin değişik bölgelerine ya da organlarına yönelir. Bu nedenle dönemler bu organlara göre adlandırılmışlardır. Libido kuramına göre her dürtünün bir amacı, bir nesnesi ve bir kaynağı vardır. Dürtünün amacı doyumdur. Nesnesi doyum sağlayacak herhangi bir şeydir. Kaynağı bedenin cinsel haz bölgeleridir (oral, anal, genital). Psikoseksüel Gelişim Kuramının 5 Temel Dönemi:

1. Oral Dönem
2. Anal Dönem
3. Fallik Dönem
4. Latent (Gizil) Dönem
5. Genital Dönem

Oral Dönem

Bebeklik döneminde ağız gerek gereksinimler, gerek doyumlar, gerekse de dış çevre ile ilişkilerde kullanılan organdır. Oral dönem doğum sonrası ilk 12-18 ayı kapsar. Doyum sağlayan, haz veren bölge ağız çevresidir. Dürtünün nesnesi ise anne memesidir. Bu dönem id’in egemenliği altındadır. Doğal dürtülerin hemen doyurulması, gerginliğin hemen giderilmesi çocuğun en başta beklentisidir. Çocuk dışardan verilecek bakıma tümden bağımlı ve çaresizdir. Yaşamın ilk altı ayı edilgen içe alma evresi olarak da tanımlanmıştır. Ancak daha sonraları, özellikle 1970’li yıllardan itibaren sadece doyum amaçlı tek yönlü bir alıştan çok yaşamın erken dönemlerinde başlayan bir alışverişten söz edilmeye başlanmıştır. Bu alışveriş özelliğinin gelişebilmesi için annenin kişilik özellikleri önemlidir. Oral dönemde alışverişte dengesizlik yalnızca veren (özgeci) ya da yalnızca almayı düşünen (bencil) bir kişiliğin gelişmesine neden olabilir. Yeme bozuklukları, konuşma bozuklukları, bazı öğrenim bozuklukları bu dengesizliğin izlerine rastlanır. Duygusal ve cinsel sorunları olan anneler alışverişi duygu ve cinsiyet alanlarının dışına kaydırırlar. Böylece sevginin yerini yemek, hediyeler, para ya da oyuncaklar, cinselliğin yerini de giyim, işte verimlilik, yaşamda ki başarı alabilir. Umutsuz ve karamsar anneler çocukta umudun gelişimini sevemeyen anneler ise çocuğun kendini sevilebilir bir varlık olarak algılamasını engellerler. Bu nedenle bu dönem umudun, inancın, temel güven duygusunun ve sevginin belirleyicisi olarak kabûl edilmektedir. Depresyon, madde bağımlılığı, depresif kişilik yapısının temelleri bu evrede atılır.

Anal Dönem 

Bu dönem, yaşamın 1-3 yılları arasını kapsar. Haz bölgesi anüs ve çevresidir. Dışkının tutulması ve salıverilmesi arasındaki yaşanan haz çok vurgulanmaktadır. Bu evrede bağımsızlık, özerklik, kontrol eğilimleri, inatçılık, ambivalans ve büyüsel düşünce dikkat çekicidir. Toplumsal kural ve değerlerle karşılaştıkları ve bocaladıkları bir dönemdir. Dürtü ve gereksinimlerindeki düzensizlik, dağınıklık ve kontrolsüzlük bu dönemin özgün özellikleridir. Nesneleri tutma ve bırakmama belirgindir. Çevre ile çatışma şiddeti artmıştır. “Ben kendim yaparım” bu dönemin temel eğilimidir. Bu evrede ki sorunlar, obsesif kompulsif bozukluk (OKB/Takıntı Bozukluğu) ve obsesif kompulsif kişilik yapısının belirleyicileridir.

Fallik Dönem ve Oidipus Kompleksi

Bu dönem, 3-6 yaş dönemini kapsar. Haz bölgesi penis ve klitoristir. Ağız ve anüs haz alanı olarak önemini sürdürse de bundan sonra cinsel organlar ön plana çıkar. Fallik dönemde ki çocukların karşı cinsten ebeveyni sevmesi, aynı cinsten ebeveyni rakip olarak algılaması en belirgin özelliktir ve Oidipus kompleksi olarak adlandırılır. Özetle Oidipus kompleksi, çocuğun karşı cinsten ebeveyne cinsel duygularla yaklaşması, aynı cinsten ebeveynle yarışmaya girmesi ve ona nefret duymasıdır. Oidipus kompleksi erkek çocukta babaya karşı duyulan düşmancıl duygular cezalandırılma ve iğdiş edilme korkusunu beraberinde getirir. Oidipus kompleksinin çözülmesi sağlıklı bir gelişim için koşuldur. Bu döneme özgü cezalandırma korkusu, suçluluk ve utanç duyguları bu kompleksin çözümünü güçleştirir. Kompleksin çözülmesi gerçek kişiliğin bulunmasına, anne baba dışındaki dostluklar ve cinsel ilişkiler geliştirilmesine olanak sağlar. Mutsuz evliliklerde, arkadaş edinememelerde, tek bir insana saplanıp kalmalarda, sık sık eş değiştirmelerde, baba ya da anneye çok benzeyen insanları arkadaş olarak sevmelerde ve cinsel sorunların büyük bir bölümünde çözülmemiş Ödipal sorunların etkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca abartılı ve yoğun suçluluk duyguları, aşırı utangaçlık ve cezalandırma korkuları da aynı çatışmaların sürmekte olduğunu gösterir. Ödipal sorunların çözümü uzun bir zaman ister. Bir bölümü yaşam boyu sürer, hattâ çözülmeden kalır, ergenlik döneminde aynı sorunların alevlenmesi bu düşünceyi destekler.

Gizillik (Latans) Dönemi

Bu dönem 5-6 yaşında başlayıp, ergenlik dönemine dek süren, yatışma ve dinginliğin egemen olduğu bir evredir. Oral, anal ve genital dönemde olan çatışmalar çözülmüş gibidir. Ancak bu görünüm aldatıcıdır, çünkü çözülmüş ya da işlenmiş gibi görünen sorunlar ergenlik döneminde tüm şiddeti ile yeniden alevlenir. Gizillik dönemi artan sorunlarla baş edebilmek için gerekli bir soluklanma molasıdır. Bu soluklanma oral, anal ve genital sorunların çözümünün ileri bir tarihe ertelenmesi, bilişsel yetilerin gelişmesi, haz ilkesinin yerini gerçeklik ilkesinin alması gibi fırsatlar sağlar. Geriye kalan enerji yüceleştirmede kullanılır; arkadaşlıklar kurulur, öğrenme yetisi artar.

Genital dönem

Bu dönem ergenlik ve onun getirdiği yoğun fizyolojik değişikliklerle başlar. Ergen bedenini ve cinselliğini öğrenir. Aynı zamanda önceki dönemlerdeki ruhsal süreçler yeniden yaşanır. Bu süreçlerden en önemlisi ise anneden ayrılma ve bireyselleşme sürecidir. Bu sürecin yeniden yaşanıp sağlıklı tamamlanması ile kimlik kazanılması ve cinsel tercihin belirginleşmesi sağlanır.

                                                           Nesne ilişkileri kuramı neleri içerir?

Nesne ilişkileri kuramının öncülerinden Melanie Klein, çocuk psikanalizinde oyunun, serbest çağrışımın yetişkin psikanalizindeki yerini tuttuğu savına dayanan tekniği ön plana çıkarmıştır (Kayaalp, 2007). Klein’in yaklaşımında yaşam (Eros) ve ölüm (Thanatos) dürtüleri temel yürütücü güçler olarak karşımıza çıkar. Klein’e göre ‘içe atma’ ve ‘yansıtma’ yaşamın başlangıcından itibaren ruhsal yapının ve nesnelerin oluşumunu sağlayan iki temel savunma mekanizmasıdır. Klein çocuğun (ve erişkinin) iç dünyasını daima içselleştirilmiş nesne ilişkileri çerçevesinde düşünür (Tura, 2000). Erken yaşam deneyimlerinde yaşanan engellemeler ya da doyumsuzluklar, ‘kötü’ nesneler olarak algılanır ve içe yansıtılır ve çocuk kendini doğuştan kötü, saldırgan, zulmedici nesnelerle dolu olrak algılar. Öte yandan da çocuk içe yansıtacağı ‘iyi’ nesnelerle içsel bir iyilik, kendine güven ve istikrar sağlayarak güvenli bir kişilik geliştirmenin yolunu arar. Diğer bir deyişle, Klein’a göre bebek onu bekleyen anneden içgüdüsel anlamda haberdar olarak dünyaya gelir (Tura, 2000). Yıkıcılık duygularıyla baş etmek için de saldırganlığının bir bölümünü dış dünyadaki anneye yansıtır. Yani, dış dünyadaki varlıklar iyi ve kötü nesneler (aynı zamanda aynı nesneye ait kısmî iyi ve kısmî kötü nesneler) olarak algılanır. Klein, Oidipus kompleksini de bu çift-değerlilik çevçevesinde ele alır. Diğer bir deyişle, sadece cezalandırılma korkusu nedeniyle değil, çocuk babasını cezalandırıcı bir nesne olarak algılamasının yanında bir sevgi nesnesi olarak da algılaması nedeniyle, babasının taşıdığı bu çift-değerliliği fark ederek Ödipal uğraşlarından vazgeçer (Tura, 2000). Klein’ın tarif ettiği gelişimsel evrelerin ilki yaşamın ilk 3-4 ayına denk gelen paranoid-şizoid evredir. Bu dönemde baskılanma, bekletilme, yoksunluk yaşama duygularına denk gelen kötülük görme (perseküsyon) kaygıları hakimdir. Ayırma (splitting) mekanizması ile nesne ve ben iyi ve kötü parçalara ayrılır, yansıtmalı özdeşim mekanizması ile de benin parçaları nesneye aktarılarak nesnenin ele geçirilmesi ve denetlenmesi hedeflenir (Kayaalp, 2007). Altıncı aydan itibaren depresif dönem başlar ve bu dönemde nesne bütünleştirilir. Aynı nesnede hem kötü hem de iyinin bir arada oluşu ve saldırgan dürtüleri nedeniyle nesneye (aynı zamanda iyi kısmına) zarar verebileceği yönündeki suçluluk duyguları ile depresif ruh hali egemen olur.

Daha sonraları çocuk psikanalizinin en özgün kişilerinden Winnicott oyun ve yaratıcılık kavramlarını ön plana çıkarmıştır. Çocuğun doğuştan gelen yetilerinin ancak annenin bakımı eşliğinde gelişime katkıda bulunabileceğini öne sürmüştür. Winnicott’a göre annenin bebeğine bakım verebilmesi için onunla özdeşim kurması, onun neye ihtiyacı olduğunu hissetmesi gerekir (Kayaalp, 2007). ‘Birincil annelik meşguliyeti’ adını verdiği bu süreç, gebelikle başlayan ve özellikle doğum sonrası dönemde en yoğun halini alan annenin bebeğine odaklandığı bir dönemdir ve zamanla ‘yeretince iyi anne’ (good enough mother) olma haline dönüşür. Anne bebeğin kaygılarını, isteklerini algılar ve içine alır ve uygun nesneler sunar ve böylelikle bebeğin belirli bir süre tümgüçlülük yanılsaması yaşamasını sürdürmesine yardımcı olur (Kayaalp, 2007). Zamanla birtakım yoksunluklarla bu tümgüçlülük yıkılmaya başlar ve gerçeklikle tümgüçlülük fantezisi arasında yer alan geçiş alanı (transitional area) oluşur. Bu kısmen bebeğe kısmen de nesneye ait ara alan oyun alanıdır ve geçiş nesneleri de bu alanın parçalarındandır. Winnicott aynı zamanda annenin bebeğin uyarılarına verdiği tepkilerle bir ayna görevi üstlendiğini belirtir. Uygun bir şekilde sunulan bu aynalık işlevi çocuğun kenisi ile dış dünyayı doğru ve gerçekçi bir şekilde ayırabilmesine yardımcı olacaktır.

                                                                            Geçiş nesnesi nedir?

Geçiş nesnesi kavramı Winnicott tarafından tanımlanmıştır. Yaşamın erken döneminde bebek büyüdükçe ve kendisi ile annesinin ayrı iki birey olduğunu fark ettikçe anneden ayrılma kaygıları başlar (6-8. aylarda). Bu dönemden itibaren bebekler annesinden ayrılma kaygısıyla baş edebilmek için annesini hatırlatacak bir takım nesneleri yanında taşımak, onlarla uyumak isteyebilir. Bu nesneler genellikle annesinin kokusunu hatırlatan bir battaniye, yastık, mendil, oyuncak olabilir. Bu nesne genellikle yumuşaktır, eskise de, yırtılsa da çocuk onunla olmaktan memnundur. Winnicott’a göre bu “anneden ayrılma”, diğer bir deyişle “bebeğin kendi beden sınırlarını tanımaya başlama” evresi olan geçiş dönemi 4-12. aylar arasında başlar. Geçiş nesnesini bebek kendisi seçer, genellikle bir yıldan uzun bir süre ona bağlanır. Bu nesne çocuğun hayatının ilk döneminden itibaren onunla olan bir nesnedir ve özellikle sıkıntılı anlarında ona daha fazla bağlanır. Küçük yaşlarda geçiş nesnesi olan 33 bebek ve annelerinin uzun süre takip edildiği bir çalışmada (Lehman ve ark., 1992), geçiş nesnesi olan çocukların daha fazla güvenli bağlanma geliştirdikleri saptanmıştır. Bu bulgu çocuğun ayrılıkla mücadelesinde geçiş nesnesinin destekleyici bir işlevi olduğunu savunan Mahler’in düşüncesiyle uyumludur. Tüm dünyada çocukların %30-70’inde geçiş nesnesine rastlanır (Hobara, 2003). Kültürel yaşantı ve sosyal ortam geçiş nesnesi varlığını etkileyebilir. Bir çalışmada (Gaddini ve Gaddini, 1970) şehirde yaşayan İtalyan çocuklarının %30’u, kırsal kesimdekilerin ise yaklaşık %5’inde geçiş nesnesi varlığı bildirilmiştir. Başka bir çalışmada (Hong ve Townes, 1976) Amerikan çocuklarında %54, Amerika’da yaşan Koreli çocuklarda %34, Korede yaşayan Koreli çocuklarda %18 olarak bildirilmiştir. Beyaz ırkta ve batı toplumlarında daha sık olduğu saptanmıştır (Hobara, 2003). Bu bulguya paralel olarak, birlikte uyuma alışkanlığı olan toplumlarda geçiş nesnesine daha az rastlanmaktadır (Hobara, 2003). Geçiş nesnesi varlığının ya da yokluğunun bağlanma ve psikopatoloji gelişimi açısından kesin olumlu ya da olumsuz bir etkisi olduğunun söylenemeyeceği ortak bir görüştür (Hobara, 2003). Çocuk büyüdükçe, 6-7 yaşlarından önce, bu geçiş nesnesi önemini yitirir ve bu geçiş döneminin ileriki hayata farklı yansımaları olabilir (Hobara, 2003). Anneyi ve bütünlüğü yeniden elde etme fantezileri kendini çok çeşitli şekillerde ortaya koyabilir. Örneğin, Winnicott’a göre oyunlar, din, sanat ve yaratıcı uğraşlar bu dönemin kaygılarından köken alır (Winnicott, 1953, 1971). Yeni geçiş nesnesi işlevi kazanan bu uğraşlar kişiye iç ve dış dünya arasında, diğer bir deyişle gerçeklik ile fanteziler arasında bir “oyun” alanı yaratır.

                                                        Ben (ego) psikolojisi kuramı neleri içerir?

Ben psikolojisi S. Freud’un görüşlerinden genel bir psikoloji kuramı türetmeye yönelmiştir (Tura, 2000). Ben psikolojisinde benin dürtüleri bastırıcı özelliğinden çok, gerçekliğe uyumu destekleyici özellikleri ön plana çıkarılmaktadır. Anna Freud, ben (ego) psikolojisi kuramının öncülerindendir (Tura, 2000). S. Freud’un değindiği savunma mekanizmalarını daha ayrıntılı bir şekilde tarif etmiştir (Kayaalp, 2007). A. Freud, dışsal bir tehlike karşısında benliğin etkinliklerini kısıtlayıp edilgen bir tutum benimsemesi olarak tarif edilen benlik çekilmesi ve yine çocuğun dışsal bir tehlike karşısında saldırganı kendine örnek alarak, onu taklit ederek edilgen konumdan etken konuma geçmesi olarak tarif edilen saldırganla özdeşleşme kavramlarını ortaya koymuştur (Kayaalp, 2007). A. Freud çocuk gözleminin ve çevresel etkenlerin çocuk gelişimi üzerine olan etkilerinin önemini vurgulamıştır. Bir diğer ben psikolojisi kuramcılarından Hartmann insanı çevreye uyum göstermek zorunda olan biyolojik bir organizma olarak kabûl eder. Hartmann, benin idden ayrışan bir yapı olmadığı, kendi özerk bir gelişim hattına sâhip bir yapı olduğu görüşüyle klasik kuramdan ayrılır (Tura, 2000).

                                                        Kendilik (self) psikolojisi kuramı neleri içerir?

Heinz Kohut özellikle Freud’un narsisizm kavramını derinleştirmiştir. Kohut’ın kuramı aynı zamanda kendilik (self) psikolojisi olarak da anılır. Bu kurama göre bebeğin gelişen kendiliğinin ihtiyaçları özellikle ebeveyn (temel bakım vericiler) tarafından karşılanarak çocukta benlik saygısının ve kendilik bütünleşmesinin kazanımı sağlanır (Kohut, 1971). Ebeveyn uygun aynalama (mirroring), empati ve özdeşim (twinship), idealizasyon ve benzeri yollarla bu sürece katkıda bulunur. Aynalama, ebeveynin bir ayna benzeri işlev görerek bebeğe kendi duygularını ve davranışlarını dışarıdan görme ve değerlendirme fırsatı sunar. Ebeveynin yapıcı, tutarlı ve işlevsel duygu ve davranış örüntüsü de çocuk için uygun bir idealizasyon ve özdeşim figürü sunar. Kohut bebeğin bu gereksinimlerini kendilik nesnesi gereksinimleri olarak nitelemiştir. Aslında bu ihtiyaçlar onaylanma, beğenilme ve benzeri ihtiyaçlar olarak yaşam boyu sürer (Kohut, 1977). Kernberg ise (1975), bu kendilik nesnelerinin “iyi” (ihtiyaç karşılayan/yapıcı) ve “kötü” (yoksun bırakan/acı veren) unsurlarının zaman içinde bütünleşerek “kendilik bütünleşmesinin” gerçekleştiğini öne sürmüştür. Kötü unsurların iyi unsurlardan fazla olması ya da tutarsızlığı bu bütünleşmeyi zorlaştırır. Kendilik nesneleri sağlıklı gelişmiş ve bütünleşmiş bireylerde benlik saygısı ve özgüven daha yüksektir, narsisistik kırılganlıklara karşı daha dayanıklıdırlar.

KAYNAKLAR 

Gaddini R, Gaddini E (1970). Transitional objects and the process of individuation: Study in three different social groups. Journal of American Academic Child Psychiatry, 9, 347–365.

Hobara M (2003). Prevalance of Transitional Objects in Young Children in Tokyo and New York. Infant Mental Health Journal. 24(2):174-191.

Hong KM, Townes BD (1976). Infants’ attachment to inanimate N objects. Journal of American Academy of Child Psychiatry, 15, 49–61.

Kayaalp L (2007). Psikanalitik Gelişim Kuramları. Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları, s:1-11, Aysev A, Taner Y. İstanbul

Kernberg O (1975). Borderline Conditions and Pathological Narcissism. Jason Aranson, New Jersey.

Kohut H (1971). The Analysis of Self. International Universities Press, Connecticut.

Kohut H (1977). The Restoration of the Self. International Universities Press, Connecticut.

Lehman EB, Denham SA, Moser MH, Reeves SL (1992). Soft object and pacifier attachment in young children: The role of security attachment to the mother. Journal of Child Psychology and Psychiatry and Allied Disciplines, 33, 1205–1215.

Sadock BJ, Sadock VA, Jones RM (2003). Comprehensive Textbook of Psychiatry. Study Guide and Self-Examination Review in Psychiatry. Seventh edition. Lippincott Williams & Wilkins. Philedelphia.

Tura SM (2000). Günümüzde Psikoterapi. Metis Yayınları, İstanbul

Winnicott DW (1953). Transitional objects and transitional phenomena. International Journal of Psycho- Analysis, 34, 89–97.

Winnicott DW (1971). Playing and reality. New York: Basic Books.

Hazırlayan: Dr. Koray Karabekiroğlu

Şema Terapi Nedir?

Şema terapi, öncelikle bir psikoterapi modelidir ve literatürde şöyle tanımlanıyor: değiştirilmesi zor, çocukluk ve ergenlik döneminde belirgin kökenleri bulunan psikolojik bozuklukların, açıklanması ve tedavisine ilişkin kuramsal ve uygulamaya yönelik bir modeldir.

Şema terapi, pek çok psikoterapi ve gelişim modelini işlevsel bir şekilde bir araya getirebilmiş, nadir bütüncül psikoterapi modellerinden biridir. Söz konusu bütüncül yapı içerisinde, bilişsel, davranışsal, psikodinamik (özellikle nesne ilişkileri), bağlanma ve geştalt modelleri yer alır. Profesyonel olmayan okuyucular açısından bu çeşitliliğin ifade etmesi gereken anlam, şema terapinin zenginliğidir. Yani şema terapi, insanı ve sorunlarını anlamaya ve bu sorunlara çözüm üretmeye çalışırken, çok geniş bir bakış açısı kullanmaktadır.

Şema terapi, terapi sürecinde düşünce ve davranış yapılarını hayati olarak kabul eder; ayrıca duygusal değişim, deneysel teknikler ve terapi ilişkisine de aynı düzeyde ağırlık verir.

Çıkış noktası olarak şema terapinin amacı, kronik kişilik sorunlarına (borderline kişilik bozukluğu ve narsisistik kişilik bozukluğu gibi) bir çözüm bulabilmekti. Fakat şema terapi geldiği noktada, kronik depresyon, çocukluk travmaları, suçlular, yeme bozuklukları, çift çalışmaları, madde kullanımını gibi geniş çaptaki klinik problemler, popülasyonlar ve bozukluklarda uygulanmaktadır. Bu da, şema terapinin bir model olarak gelişime açıklığını göstermektedir.

Şema terapi, pek çok farklı kuram ve modeli derinlik ve karmaşıklıkla bütünleştirmesine rağmen, bu bütünleştirmeyi son derece tutumlu ve sade bir şekilde sunar. Bu tutumlu ve sadeliği, terapistlerin ve danışanların (psikoterapi desteği alanların) işini kolaylaştırmaktadır. Psikoterapistler, sundukları terapiyi danışana ifade etmekte büyük kolaylık yaşarken, danışanlar da yaşadıklarını anlama ve değiştirme sürecinde yüksek düzeyde motivasyona sahip oluyorlar.

Şema terapi son derece şefkatli ve insani bir yaklaşımdır. O, psikolojik bozukluları patolojikleştirmek yerine normalleştirir. Buna göre hepimizin şeması (psikolojik sorunlara altyapı oluşturan yapısı), baş etme biçimleri (şemalarla başa çıkma yolları) ve modları (pek çok şema ve başa çıkma biçiminden oluşan yapıları) vardır. Terapi desteği alanlarda ise bunlar daha aşırı ve katıdırlar.

Bu girizgahtan sonra isterseniz, şema terapideki temel kavramlar üzerinde durmaya çalışalım.

 

Şema nedir?

Şema (erken dönem uyum bozucu şema), şema terapinin merkezindeki kavramdır. Şemayı anladığımızda, şema terapiyi anlamak için uygun bir hazırlık zemini oluşturmuş olacağız. Şemayı anlatabilmek için birkaç soru sormama müsaade edin lütfen:

– Neden en ufak bir başarısızlığa tahammülümüz olmaz?
– Birinin hakkımızdaki olumsuz düşüncesi neden bizim için katlanılmaz olur?
– Yapmamız gerektiğine inandığımız halde, işlerimizi sürekli ertelememizi ne ile izah edebiliriz?
– Yalnız kaldığımızda bizi depresif duygu durumuna sokan nedir?

 

Şema terapi için sorular

-Partnerimiz tarafından terk edilme ihtimalimiz, bizi neden dehşete düşürür?
-Bizi hatalara karşı sıfır töleranslı yapan nedir?

-Neden olayların hep olumsuz yanlarını görürüz?
-Eşimizin en ufak bir ilgisizliği bizi neden çıldırtır?
-Başkalarının karşısında yaşadığımız utancın sebebi nedir?
-Tek başımıza karar almak bizim için neden bu kadar zordur?
-Bize, kendimizi diğerlerinden ayrıcalıklı hissettiren nedir?
-Gereğinden fazla fedakar olmamıza sebep olan nedir?
-Gerektiğinde hayır demek bizim için neden bu kadar zor?

Şema terapiye göre, bu ve benzeri sorulara vereceğimiz cevaplar bizi şema kavramıyla yüzleşmeye götürecektir. Şema, kendimizle, diğer insanlarla ve hayatla ilişkimizde, davranışlarımıza yön veren temel bir psikolojik yapıdır. Bu tanıma göre, şema davranışımız değil, davranışımızı yönlendiren psikolojik bir yapı ya da dinamiktir.

 

Şemalar nasıl oluşur?

Şemaların oluşumuyla ilgili temel varsayıma göre, çocukluktaki çekirdek duygusal ihtiyaçların sağlıklı şekilde karşılanmaması şemaların oluşumunu şekillendirir. Söz konusu duygusal ihtiyaçlar şunlardır:

  1. Başkalarına güvenli bağlanma (Güvenlik, istikrar, bakım ve benimsenme ihtiyacı)
  2. Özerklik, yetenek ve olumlu kimlik algısı ihtiyacı
  3. İhtiyaç ve duyguları ifade özgürlüğü ihtiyacı
  4. Kendiliğindenlik ve rol yapma ihtiyacı
  5. Akılcı (sağlıklı) sınırlar ve öz denetim ihtiyacı

Şema terapiye göre bu ihtiyaçlar evrenseldir; yani herkes bu temel ihtiyaçlarla doğar. Bazı insanlar, bazı ihtiyaçları başkalarına göre daha fazla hissedebilir. Psikolojik açıdan sağlıklı insan ise, bu ihtiyaçları uygun şekilde giderebilen insandır.

Şema terapinin temel amacı, hastaların (danışanların), çekirdek duygusal ihtiyaçlarını giderebilmeleri için işlevsel yollar bulmalarına yardım etmektir.

Temel ihtiyaçların giderilmesine engel olan erken dönem yaşam deneyimleri ise şöyle ele alınabilir:

  • İhtiyaçların toksik (hasar oluşturacak şekilde) engellenmesi
  • Travmatizasyon ya da kurban olma
  • İyi şeylerin aşırı şekilde deneyimlenmesi
  • Seçici içselleştirme ya da  önem verdiği kişilerle özdeşim

Yukarıdakilere ilave olarak, kişinin doğuştan getirdiği duygusal mizaç da (sakin-girişken, pasif-agresif, anksiyöz-dingin, distimik-iyimser vb.) şemaların oluşumunda belirleyicidir.

 

Şema işlemleri nelerdir?

Şema işlemi, şema ile ilgili ne yapıldığını ifade eden bir kavramdır. Bir şema ile ilgili her türlü düşünce, duygu, davranış ya da yaşam deneyiminin ya onu devam ettirme yönünde, ya da onu iyileştirme yönünde bir etkisi olduğu söylenebilir. Bu açıdan bakılınca, iki temel şema işleminden söz edebiliriz:

  1. Şema devamlılığı: Şema devamlılığı, kişinin şemayı  sürdürmesini sağlayan tüm eylemlerini (düşünce, duygu, davranış vb.) ifade eder. Şema devamlılığı üç önemli yolla gerçekleşir:
  • Bilişsel çarpıtma:Şemayı, karşılaştığımız olayları görme şeklimizi etkileyen bir gözlük olarak düşünebilirsiniz. Nasıl ki sahip olduğumuz gözlüğün rengi, baktığımız objeyi olduğu gibi değil de, kendi tonuna uygun görmemize yol açıyorsa şema da, olayları kendine uygun değerlendirmemize (bilişsel çarpıtmaya) yol açar. Mesela, duygusal yoksunluk şemasına sahip bir kadın, eşinin doğal ilgisizliğini (başka bir şeyle ilgilenmesini) “Eşim benim duygularımı umursamıyor!” şeklinde yorumlayabilir.
  • Kendilik yıkıcı yaşam örüntüleri (kalıpları):Şemalar, zamanla hayatımızda belirli yaşam örüntüleri (döngüler)  oluşturmamıza yol açarlar. Mesela, duygusal yoksunluk şemasına sahip bir kadının döngüsü, hayatına duygusal olarak mesafeli insanları almak ya da, hayatındaki insandan çok fazla (bir çocuk gibi) duygusal taleplerde bulunup onu kendinden uzaklaştırmak şeklinde olabilir. Bu durumdaki bir kadın, hayatında belirli davranış kalıplarını sergileyerek “Hiç kimse benim duygularımı anlamayacak.” temel inancını kuvvetlendirmiş olur.
  • Şema baş etme biçimleri:Şema baş etme biçimleri, şema ile başa çıkmak için kullandığımız zararlı yöntemleri ifade eder. Bunları şema teslimi, şema aşırı telafisi ve şema kaçınması olarak ifade edebiliriz.
  1. Şema iyileşmesi: Şema terapideki temel amaç, şemanın iyileşmesidir. Şema iyileşmesi ile kast edilen, şemanın kişi üzerindeki etkisinin ortadan kalkması veya azalmasıdır. Şema iyileşmesi, şemayı oluşturan düşünce yapılarının, duygusal yaşantıların, bedensel duyumların ve anıların olumsuz etkilerinin ortadan kalkması demektir. Şemanın yol açtığı işlevsiz baş etme biçimlerinin yerini işlevsel davranışlara bırakması da şema iyileşmesinin göstergelerindendir.

          KRM Gelişim_Psikolojik Hizmetler

Hızlı Gevşeme Egzersizi

 

  1. Hızlı gevşeme yapabilmeniz için, öncesinde “derin nefes egzersizi” ve “kas germe-gevşetme egzersizi” nin en az birer hafta süreyle çalışılarak öğrenilmiş olması gerekmektedir.

  2. Kendinize rahat ve sakin bir ortam seçin. Uzanabilir veya oturabilirsiniz.

  3. Gözlerinizi kapatın (tercihen). Beş-on kez “derin nefes” alıp verin. Her nefes verişinizde içinizden “rahat ve sakinim” (veya kendi seçeceğiniz farklı rahatlatıcı bir söz olabilir) deyin.

  4. Derin ve sakin nefes alıp vermeye devam ederek, bedeninizdeki tüm kaslarınızı kontrol edin ve onları gevşetin.

 ****

  • Kaslarınızı zihninizle bedeninizde baştan aşağı dolaşarak kontrol etmeli ve gergin olduğunu fark ettiğiniz kaslarınızı gevşetmelisiniz. Tüm kasların gevşediğinden emin olana kadar bunu yapmaya devam etmelisiniz.

  • Bu egzersizi gün içinde istediğiniz kadar tekrar edebilirsiniz, aynı zamanda gergin olduğunuzu hissettiğiniz her durumda hızlı bir şekilde gevşeyip sakinleşebilmek için kullanabilirsiniz.

     Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Kas Germe-Gevşetme Egzersizi

  1. Sırtüstü uzanın. Karnınıza derin bir nefes alın. Nefes verirken bırakın tüm bedeniniz gevşemeye başlasın

  2. Ellerinizi yumruk yapın. Yumruklarınızı sıkarken kol ve göğüs kaslarınızı kasın. Yedi saniye kasılı tutun ve gevşetin. Kollarınızdaki ve göğsünüzdeki gevşeme duygusunu izleyin

  3. Alnınızı kasın, kırıştırın. Yedi saniye kasılı tutun ve gevşetin. Alnınızdaki gevşemeyi hissedin

  4. Yüzünüzü kasın; aynı anda kaşlarınızı çatın, gözlerinizi kısın, çenenizi sıkın ve omuzlarınızı yukarı kaldırın. Yedi saniye tutun ve gevşetin. Gevşerken ne hissettiğinizi izleyin

  5. Sırtınızı kamburlaştırın, kasın ve göğsünüze derin bir nefes alın. Bu şekilde nefesinizi yedi saniye tutun ve nefes verirken gevşeyin

  6. Karnınızı dışarı çıkartarak derin bir nefes alın. Karnınızın şiştiğini fark edin. Yedi saniye nefesinizi tutun ve verin. Sırtınızın ve karnınızın nasıl gevşediğini hissedin

  7. Ayaklarınızı ve ayak parmaklarınızı kasın. Ardından kaba etlerinizi, bacağınızın üst kaslarını ve baldırlarınızı kasın. Yedi saniye tutun ve gevşetin. Gevşeme duygusunu izleyin

  8. Tekrar kaba etlerinizi, baldırlarınızı kasarken bir balerin gibi ayaklarınızı ileri uzatarak gerin. Yedi saniye tutun ve gevşetin. Gevşetirken ne hissettiğinizi izleyin.

  9. Kısa bir süre bedeninizi gözden geçirin. Tüm bedeninizin gevşediğini ve gevşemenin başınızdan ayak parmaklarınıza kadar yayılışını izleyin

         *    Bu egzersizi günde en az bir kez uygulayın

         *    Egzersiz sırasında dikkatinizi kaslarınızın gerilme-gevşemesi üzerinde yoğunlaştırın

 

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Derin Nefes Egzersizi (Diyafram Nefesi)

  1. Sırt üstü uzanın (yere veya fazla yumuşak olmayan yatak vb.)

  2. Bir elinizi karnınızın, diğerini göğsünüzün üzerine koyun

  3. Burnunuzdan derin, yavaş ve sakin nefes alın

  4. Nefesinizi doğrudan karnınıza yollayın. Karnınızın üzerindeki elinizin yükseldiğini hissedin

  5. Çok kısa süre nefesinizi tutun (tutmak için zorlamayın)

  6. Sonra tuttuğunuz nefesi ağzınızdan yavaşça verin

  7. Nefes verme süreniz, alma sürenizden biraz daha uzun olmalı. Örn. nefes alırken bir… iki… üç… diye sayarsanız, verirken aynı tempoda bir… iki… üç… dört… diye bir fazla sayın. Verme sürenizi gittikçe artırabilirsiniz.

  8. Nefes verdiğinizde karnınızın üzerindeki elinizin alçaldığını hissedin. Tüm havayı boşalttığınızdan emin olun.

  9. Her iki derin nefes alış verişinizden sonra, sadece burnunuzdan birkaç kez normal ama yine sakin nefes alıp verin, sonra yine derin nefes alıp vermeye devam edin.

                                                ***

      *    Her bir egzersiz en az beş dakika sürsün

      *    Bu egzersizi günde en az iki-üç kez tekrarlayın

      *    Egzersiz sırasında dikkatinizi nefes alış-verişlerinize yoğunlaştırın

      *    Başlangıçta rahat ve sakin bir ortam seçmeniz ve rahat kıyafetlerle çalışmanız yararlı olacaktır.

 

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

 

Pozitif Psikoloji

nilufer-1

            İnsanlar mutlu olmak, mutlu yaşamak isterler. Ancak herkes bunu başaramaz. Başaramayanların çoğu bu durumu dışsal nedenlere atfederek, ümitsizlik ve çaresizlik duyguları yaşarlar. Pozitif psikoloji yaklaşımı, insanları herhangi koşulda da olsa, iyi, güçlü ve olumlu özelliklerine odaklanarak ve iyimser olmayı da öğrenerek daha doyum sağlayacağı bir yaşamı olabileceğini öngörür. Bu sorunları veya olumsuzlukları yok saymak değil, sadece buna odaklanmayıp güçlü olma ve iyilik hali potansiyelimizi kullanarak bunların üstesinden daha kolay gelinebileceği pozitif psikolojinin yaklaşımlarından biridir. Bunu sağlamak için farkındalık, akış, bilgelik, erdem, iyimserlik gibi bir çok kavramı geliştirmeyi öne süren pozitif psikoloji aynı zamanda iyileştirici psikoloji ekollerine de tamamlayıcı bir katkı sunmaktadır. Yani sadece psikopatolojilere odaklanmaz, bireyin güçlü yanlarını geliştirmesine yardımcı olarak daha iyi bir yaşama kavuşması yönünde destek verir. Ayrıca bir hastalık durumu söz konusu olmadan da pozitif psikoloji yaklaşımının bu olası hastalıkları önleyici bir rolü olduğu kabul görmektedir.

            Pozitif psikolojinin yaklaşımı iyimser (optimist) olmakla birlikte gerçekçidir de aynı zamanda. Ancak salt sorunlara ve kötü giden şeylere odaklanarak değil güçlü, iyi ve sağlam olana daha çok odaklanarak çözümün kolaylaşmasını veya daha iyi bir yaşam modeli oluşturma yönünde bireye destek sağlar.

            Potansiyellerimizi keşfetmek ve geliştirmek, anlamlı amaçlar doğrultusunda çaba göstermek, sosyal ilişkiler kurabilmek, iyimserlik, “akış”ta olmak, bağışlayıcılık, erdemlilik vb. konularda gelişim göstermeye yönelen bireyler bu yolla mutlu olmayı da öğrenebilirler. Yani aslında mutluluk öğrenebilir bir beceridir pozitif psikolojiye göre. Tabi bunu etkileyen başka faktörler de söz konusudur, genetik özellikler ve yaşam koşulları gibi. Ama bireyin kendi yaşamını iyileştirme çabası azımsanamayacak ölçüde ona mutlu olma ve daha doyum sağladığı bir yaşam kurma olanağı da sağlayabilecektir.

            Bu bağlamda pozitif psikoloji psikolojik hastalıklara odaklanmaktan çok bireyin olumlu karakter özelliklerine, becerilerine, potansiyellerine, hayatını iyileştirmek için neler yapabileceğine odaklanarak sorunların da geride bırakılmasını amaçlar. Ama bu pozitif psikolojinin geleneksel psikoloji ekollerine bir alternatif olduğu anlamına gelmez. Tedavi amaçlı yaklaşımların bir tamamlayıcı unsuru olarak düşünülmelidir.

            Yani pozitif psikoloji geçmişle ilgili değildir. Geçmişteki kötü yaşantıları irdeleyerek onların yarattığı duygusal sonuçlara yönelik çalışmak yerine; doyuma, hedeflere ve yaşamı anlamlandırmaya teşvik eder.

            Bu yaklaşımın bireyde öz-saygı ve öz-değeri artırmak, benlik algısının olumlu yönde değiştirmek, bireyin bu olumlu gelişmeler ile yaşamındaki kontrolü ele alabilmesi, sorunları karşısında daha çözüm odaklı olabilmesi, yaşadığı veya yaşayabileceği ruhsal travmalara karşı daha güçlü bir savunma kalkanı oluşturabilmesi yönündeki etkileri yapılan çalışmalarla da ortaya konmuştur. Bunlar, pozitif psikolojide öngörülen “iyi oluş” halinin de kişiliksel parametrelerini oluşturur. Bu yaklaşımın kurucularından Martin Seligman “iyi oluş” halini oluşturan temel unsurlar olarak şunları öne sürer; İyi duygular, yaşama bağlılık, ilişkiler (doyum sağlayan), yaşamın anlamı ve elde edilen başarılar. Gerçekten de bu unsurlar hepimizin yaşamında iyi oluşu ve aslında bir anlamda mutlu olmamızı da sağlayacak unsurlar olarak görülmelidir.

            Son olarak pozitif psikolojinin yaşamımıza etki mekanizması ile ilgili bazı şeyler söyleyebiliriz. Bu da duygularımız yoluyla oluşan etkilerdir. Yani tutumlarımız pozitif olmaya başladıkça duygularımız da daha pozitif olacaktır. Böylece de fiziksel sağlığımızda (bağışıklı sisteminin güçlenmesi-psiko fizyolojik), ruhsal sağlığımızda olumlu etki oluşturacak, Algılama ve öğrenme kapasitemizi artıracak, ilişkilerimizde daha sevilen olmak, daha empatik olmak ben yerine biz olmak yönünde gelişmemizi sağlayacak, yaptığımız işte daha enerjik ve daha verimli olmamıza yol açacak vb. olumlu etkilerle yaşamımıza çok önemli ölçüde dokunan onu iyileştiren bir etki mekanizması işlemektedir.

            Pozitif psikoloji her durumdaki bireyin hayatını daha doyum ve mutluluk içinde yaşması için fırsat sunacak değerli  potansiyele sahip bir akımdır. Yeter ki farklı pencerelerden bakmaya açık olalım.

                                                                                                                                             Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Öfke

           stress-in-modern-life

Öfke, tüm insanların yaşadığı temel ve doğal duygulardan birisidir. Bir ihtiyacımızın karşılanmaması, bir isteğimizin, arzumuzun gerçekleşmemesi, beklentilerimize karşılık alamamak ve bunun gibi durumlar bizde öfke duygusunu doğurabilir. Ya da hoşlanmadığımız, onaylamadığımız bir durum (söz, eylem, tepki vs.) bizde öfke duygusunun doğmasına yol açar.

Aslında bu haliyle öfke normal ve yaşanması gereken bir duygudur. Peki sorun nerede o zaman? Sorun öfkenin kendisinde değil bu duygunun ifadesinde veya aktarılmasında kontrolün sağlanamayarak istenmeyen sonuçlara yol açmasındadır. Yani öfke duymamız normal, ama bunu uygun bir dil ve davranış biçimiyle yansıtabilmeyi de öğrenmeliyiz. Yoksa her öfkelenmemiz bizim duygusal bir taşkınlık yaşamamıza ve bunun sonucunda da yıkıcı ve agresif reaksiyonlar vermemize yol açacak ve bu öfkelenmemize neden olan şeyle beraber bir sonuç olarak da yeni bir sorun yaratacaktır. Öyleyse öfkeyi kontrol edebilmeyi, bu duygumuzu iyi bir biçimde yönetebilmeyi öğrenmeliyiz.

Peki nasıl kontrol edebiliriz? Bu konuda öncelikle bakılması gereken konu öfkelenmemize neden olan olayları/durumları doğru analiz edebilmektir. Gerçek dışı beklentiler, mükemmeliyetçi eğilimler, başkalarına karşı ve hatta kendine karşı hoşgörüsüzlük, bağnaz düşünceler, aşırı hırs ve haset duygusu, insanları yönetme eğilimi (tahakküm) vb. gibi tutumlarımız bizim sıkça öfke duymamıza yol açıyor olabilir. Ya da baskı altında olmak, kısıtlanmak, kandırılmak, haksızlığa uğramak, zarar verici davranışlara maruz kalmak gibi bir çok neden öfkemizin kaynağı olabilmektedir. Öncelikle bu öfke kaynakları anlaşılmalı ve bunlar üzerinde daha rasyonel ve pozitif yönde düzenleme ve değişiklikler oluşturulabilmelidir. Böylece önce öfkeye neden olan şeyleri kontrol altına almayı öğrenmeliyiz.

Sebepleri ne kadar azaltsak da yine de ortaya çıkacak olan öfkemizin ifade edilişini de yönetebilmek adına, öfkelendiğimiz konuda bunu saldırgan ve yıkıcı olmadan nasıl muhataplarına iletebileceğimiz konusunda zihin egzersizleri ve uygulama çalışmaları yapmayı denemeliyiz. Yine aynı zamanda bu negatif enerjinin kontrolünü kolaylaştıracak bir takım teknik ve uygulamaları da kullanmayı öğrenmeliyiz. Örneğin “mola verme” tekniği, “derin nefes” tekniği gibi.

Mola verme tekniği, öfke duymaya başladığımızı ve bu duyguyu kontrolde zorlanacak şiddette yaşayacağımızı  hissettiğimizde, hemen “mola” vererek; yani kısa bir süreliğine ortamdan uzaklaşarak, mümkünse temiz hava, oksijen alabileceğiniz bir yere giderek, öfke duyduğunuz şeye neden öfke duyduğunuzu anlamaya, bendinizde oluşan öfke reaksiyonlarını fark etmeye ve az sonra geri döndüğünüzde sözel olarak nasıl bir tepki vermenizin uygun olacağına karar vermeye çalışarak uygulanabilir. Aynı zamanda “derin nefes” almaya çalışarak bedeninizin verdiği reaksiyonları azaltabilir, daha sakin olmayı başarabilirsiniz.

Öfke anında uygulanabilecek bu tekniklerin yanında günlük yaşamınızda da bazı değişimler yaparak bu olumsuz duyguyu kontrol etme becerinizi artırabilirsiniz. Örneğin; düzenli yürüyüş ve egzersiz yapmak, kitap okumak, müzik dinlemek, dans etmek, hobilerinize zaman ayırmak, sanat ile uğraşmak, sosyal aktivitelerinizi geliştirmek vb. gibi bir çok adım sizin hem genel ruhsal durumunuzun ve dengenizin daha iyi olmasına ve hem de öfke nedeniyle yaşadığınız davranış kontrolü sorunlarında önemli yardımı ve katkısı olacaktır.

Bir başka öfke kontrolüne yardımı olacak konu da şudur; olumsuz duygularımızı dışa vurabilmek. Bir çok insan bu olumsuz duyguları bastırarak hem başkalarına yansıtmayabiliyor hem de kendi de bu duygularından kaçabiliyor. Ama bastırılan bu olumsuz duygularımız yok olmuyorlar ve biriktikçe bizi daha fazla rahatsız etmeye, ruhsal dengemizi bozmaya başlıyorlar. İşte biriken bu negatif enerji de öfkemizi kontrol edemememizin temel nedenlerinden bir olabilir. Bu yüzden olumsuz düşünce ve duygularımızı, baskılamadan, doğru zamanda doğru kişiye uygun bir biçimde yöneltmeye çalışmalı, bunu ruhsal yapının bir doğal akışı olduğunu dikkate almalı bu ruhsal akışı bozmayarak daha huzurlu ve sakin, öfke duysak da bunu kontrollü biçimde aktarabilen biri olma şansımızı artırabilmeliyiz.

                                                                                                                                                         Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Beyin Hakkında..

Beyin

*Sinir sisteminin ve vücut fonksiyonlarının devamlılığını yöneten en kompleks organımızdır. Beynin işleyişine dair bir çok şey hala bilinememektedir. Bizleri hayvanlardan ayıran ana özellik beynimizin onlardan daha gelişmiş olmasıdır. Bu fark özellikle ön beyinde belirgindir.
*Toplu iğne başı büyüklüğünde bir beyin dokusu, yaklaşık 5 milyon hücre ihtiva eder.
*Beynin sol tarafı, vücudun sağ tarafındaki istemsiz kasları, sağ tarafı ise sol taraftaki istemsiz kasları kontrol eder.
*Her saniye beynimize ulaşan 100 milyon uyarıdan sadece 100 tanesinin beyin kökümüze ulaşmasına izin verilir. Bu kontrol sağlandığı içindir ki, ayakkabılarınızın ayağınıza teması ya da saçınızın cildinize değdiği sırada hissedilenler gibi konular hakkında her an bilgilendirilmemiş olursunuz.
*Beynin sol tarafı; dil kullanımı, sayılar, bilimsel çalışmalar ve değerlendirmelerle, sağ tarafı ise sanat, müzik, hayal kurma, sezgi ve üç boyutlu formların anlaşılması ile ilişkilidir. Bu nedenledir ki bilim adamları için “sol beyin insanı”, artistler gibi yaratıcı insanlar için de “sağ beyin insanı” gibi tabirler kullanılır.
*Beyin fonksiyonları 18-23 yaşlarında artar, 40 yaşından sonraysa hızla azalır. Günde 10 bin hücre ölüyor. Ama 65-70 yaşına kadar ölen hücrelerin sayısı toplam hücrelerin ancak yüzde 5’ine ulaşabiliyor. Demek ki beyne hücre takviyesi oluyor. Bizim (kök hücreler) dediğimiz hücreler var. Bunlar beyin hücresine dönüşebiliyor. Her beyin hücresi öldüğünde, bellek depolama, yeni bilgileri alma ve öğrenmede zayıflama oluşuyor. Eğer beyin hücrelerimizi çalıştırırsak, 60 yaşında, bir gencin beyni kadar aktiviteye sahip olabiliriz.
*1 gr beyinde 100-150 milyon hücre vardır. Yeryüzündeki insan sayısı ise 6-7 milyar. Bu kadar insan birbiri ile aynı gün telefonla konuşmuyor ama insan beyin hücreleri sürekli iletişim halindeler. Masadan bir bardak su almak istediğimizde, kolumuza gelen kaslara gevşeme-kasılma talimatı vermesi, bardağın sertliği, sıcaklığı, ağırlığı, hangi açı ile ağza götürüleceği gibi bir çok işlemler, hangi koordinatlarla hareket edileceğine dair bilgiler beynin işlevidir. Bunlar yapılırken olağanüstü bilgi işlem süreci işler.
*İşte böyle harika bir organ kendini yenileme yeteneğine sahip değildir. Diğer beden hücreleri yenilenip değişirken beyin için tek yol kapasiteyi arttırmaktır. Bu işlem de Beyin eğitimidir. *Beynini iyi bilen ve kullanan kişi başarı ve mutluluğu yakalayacaktır.
Beslenme ve beyin sağlığı ilişkisi :
*Beynimizin fonksiyonlarını gerçekleştirmesi için, oksijen ve gıdalarla beslenmesi gereklidir. Özellikle uzun süren beslenme bozuklukları sinir sistemi üzerinde olumsuz etkiler bırakmakta ve beyin büyüklüğünü, hücre sayısını ve sinir hücrelerinin gelişimini engelleyerek, beyinde kalıcı hasara neden olabilmektedir.
*Yediğimiz besinlerin insanın hafıza, zeka ve konsantrasyon gücü üzerinde çok önemli bir etkisi vardır.
*Beynimiz, oran olarak vücudumuzun küçük bir bölümünü (%2-3’ünü) oluştursa da, yiyeceklerle alınan enerjinin ortalama % 30’unu harcar.
*Hafıza ve zeka gelişimi açısından bazı besin kaynaklarının diğerlerine göre önemi çok daha fazladır. Örneğin bunların arasında B vitaminlerini içeren yiyecekler birinci sırada gelmektedir. Beyin gelişiminde özellikle B grubu vitaminler yanında demir, çinko, iyot gibi mineraller etkilidir.
*”B” vitaminlerinin beyindeki önemli reaksiyonların gerçekleştirilmesindeki payı zihinsel potansiyel açısından hayati öneme sahiptir. Ayrıca B vitaminleri beyni strese karşı da korumaktadır.
*Beyin için enerji üretimine büyük katkısı olan B vitaminlerinin eksikliği yorgunluğa, hafıza ve zeka performansının zayıflamasına neden olur. Beynin ihtiyacı olan B vitaminlerinin yeterince alınması halinde zihinsel fonksiyonlarda; öğrenme ve hafıza gücü, konsantrasyon, hızlı düşünme, sözel yetenek ve akıcılık, uyanıklık, yaratıcı düşünme, enerjik hissetme gelişmelerin olduğu açıkça hissedilmektedir
*Kuru baklagiller, kırmızı et, ayçekirdeği, balık, yoğurt, süt, peynir, yeşil yapraklı sebzeler, tavuk eti, hindi, yerfıstığı, muz, kavun, brokoli, ıspanak, domates, yumurta, kavun ve enginar kombinasyonları B grubu (kompleks) vitaminlerini garanti eden besin kaynaklarıdır.
*Demirin beynin beslenmesi için hayati bir önemi olup beyne oksijen taşınmasında çok önemli bir rolü vardır. Özellikle oksijenin beyne taşınması ve beyin tarafından kullanılmasını sağlayan kandaki hemoglobin ve alyuvarların oluşumunda demire ihtiyaç vardır. Daha kısa bir ifadeyle beynin temel enerji kaynaklarından biri olan oksijenin beyne taşınabilmesi için demire ihtiyaç vardır. Dolayısı ile diyetimizde mutlaka demir içeren yiyecekler bulundurmalıyız.
*Tüm kırmızı etler, kuru baklagiller, koyu yeşil sebzeler, domates ve pekmez demir açısından zengin olan yiyeceklerdir.
*E ve C vitamininden zengin gıdalar beyin hücre yıpranmasını önler.
*C vitamini demirin yiyeceklerden emilmesini kolaylaştırır. Bundan dolayı demir içeren yiyeceklerin “C” vitamini içeren, örneğin turunçgiller, kivi, domates, patates, karnabahar, brokoli, kavun, çilek, incir, kırmızı ve yeşil biber gibi besinlerle birlikte alınmasında fayda vardır. Bunun yanında kafein içeren içecekler ise demirin emilmesini engellemektedir.
*”C” vitamininin yanında “E” vitamininin de antioksidan olarak beynin etkin ve verimli kullanılmasına büyük katkıları vardır.
*Bitkisel yağlar, yerfıstığı, ayçekirdeği ve buğday E vitamini açısından zengin besinlerdir.
*Beyin kan şekerini doğrudan kullanır. Kan şekerimizi düşürmememiz gerekir. Bunun için serbest radikal giderici antioksidan, hücre yenileyici özellikteki taze sebze ve meyve vazgeçilmez gıdamız olmalıdır. Çayın özellikle yeşil çayın tüketilmesi beyin sağlığı için yararlıdır.
*Beyin için gerekli vitamin, mineral, oligo elementleri çokça sağlayan bal, ceviz, fındık, çörek otu, badem beynin daha sağlıklı çalışmasına yardım edecektir.

KRM Gelişim

Evlilik ipuçları

evlilik-sorunlari

 

Evlilik iki farklı cinsten ve yetiştirilme ortamından  (aile, çevre, kültür) gelen iki insanın birlikte bir yaşam kurmaya çalıştığı bir kurumdur. Bu nedenle mutlaka algıları, düşünceleri, davranışları, alışkanlıkları farklılık gösterebilecektir. Aynı olmaya çalışmak yerine birbirlerinin farklılıklarına saygı göstermeye ve hoşgörülü olmaya çalışmaları evliliği daha mutlu olunan bir birlikteliğe dönüştürebilir.

Evlilik öncesinde çiftlerin birliktelikleri bir “maskeli balo” gibidir. Birbirlerine karşı, nazik, anlayışlı, hoşgörülü ve sevecen yaklaşırlar. Duyarlı ve incedirler. Ama evlilikle birlikte bu maskeli balo sona erer ve çiftin her biri kendi gerçek özelliklerini ortaya koymaya başlarlar. Böylece birbirlerine bazen kaba davranabilen, hoşgörüsüz olabilen, ilgisiz davranabilen ve hatta agresif tutumlar gösteren birileri olmaya başlarlar. Bu olumsuzluklar eşlerin bu durumu diğerinin evlilikten sonra değiştiği yönünde algılamalarına neden olabilir. Aslında değişen kişiler değil, koşullardır. Evliliğin getirdiği birlikte yaşam koşulları doğal olarak bazı fark edilmemiş veya önemsenmemiş özelliklerin ortaya çıkmasına, sergilenmesine uygun zemin oluşturmaktadır.

Evliliğin mutlu bir birlikteliğe dönüşmesi için eşlerin birlikte çaba göstermeleri gerekir. Aralarında çıkan sorunlarda haklı çıkmayı amaçlamaktan çok mutlu olmayı amaçlamaları önemlidir. Tartıştıkları problemlerini aralarına alıp birbirlerine karşı mücadele etmek, bunu bir güç savaşına dönüştürmek yerine, problemi karşılarına alıp eşler aynı tarafta yer alarak birlikte çözüm üretmeyi hedeflemelidirler.

Birbirlerine karşı sevgi ve saygı ölçütleri içinde olmaya azami özen göstermelidirler. Yoksa evlilikleri sürekli bir çatışma ortamına dönerek, huzursuzluğun, mutsuzluğun kaynağı olacaktır. Tartışmalarında bu nedenle yıkıcı olmak yerine yapıcı olmak yönünde tavır ve söylemler olmalıdır. Bu bağlamda beden dili de önemli bir faktördür. Unutmamalıyız ki karşımızdakine mesajlarımız sözlerden çok beden dili ile ulaşmaktadır. Ayrıca olumsuz duygularını olabildiğince “ben” diliyle ifade etmeye suçlayıcı, yargılayıcı bir dil kullanmamaya özen gösterilmelidir.

Evlilikte çatışmaları azaltmanın, daha huzurlu ve mutlu olabilmenin yollarından biri de “üç maymun tekniği”ni kullanmaktır. Çoğumuzun “görmedim-duymadım-bilmiyorum” anlamıyla bildiğimiz üç maymun tekniği, aslında sekizinci yüzyıl Hindistan’ında ortaya çıkan ve “kötüyü görme”, “kötüyü duyma”, kötü söz söyleme” öngörüsüyle var olan bir öğretidir. Eşler de bu tekniği kullanmaya çalışarak birbirlerinin kötü yanlarını, kusurlarını görmemeye, kötü sözlerini duymamaya ve kötü söz söylememeye çalışırlarsa daha huzurlu ve mutlu bir evliliğin de olmasını sağlayabileceklerdir.

Diğer bir yöntem de, tartışma sırasında öfke gibi bir duygunun yoğun olarak yaşanması ve eşlerden birinin saldırgan söylem ve tavırlar göstermeğe başladığı anlarda, tartışmaya ara vermeyi öngören “mola yöntemi”dir. Eşler veya eşlerden biri bu durumlarda tartışmaya ara vermeli, ortamdan bir süreliğine uzaklaşmalı, daha sakin ve ılımlı bir konuşma ortamı sağlandığında konuyu tekrar konuşmaya başlamak olmalıdır. Bir diğer ipucu da şu olabilir; bazen konunun veya tartışmanın hemen bir sonuca varmasını istemek yerine “zamana bırakma” yolu ile daha sonraya ertelenebilmeli, aradan geçen sürede eşlerin konu hakkında daha sakin ve etraflıca düşünebilmelerine, karşı tarafın fikrini de anlayabilmesine, konuyu daha doğru analiz edebilmesine de olanak tanınmalıdır.

Sorunlarını bir çok yöntemi kullanmalarına rağmen çözemeyen, ya da iletişim açısından birbirlerinden çok uzaklaştıkları bir noktaya gelen çiftler mutlaka uzman kişilerden evlilik terapisi almalıdırlar.

Evlilik terapileri; Bireysel Terapi, Bireysel Evlilik Terapisi, Birleşik Terapi, Dört Yollu terapi veya Evlilik Grup Terapileri ve Kombine Terapi denen tüm bu tekniklerin ardışık veya bazılarının birlikte kullanıldığı Terapi teknikleri ile gerçekleştirilebilmektedir. Bunlardan Birleşik / Birleşmiş (conjoint) Evlilik Terapisi evlilik terapilerinde en sık ve yaygın kullanılan bir yöntemdir. Bu terapi yönteminde evli çift bir veya farklı cinsten iki terapistle, bir arada tedaviye alınarak, evlilikle ilgili sorunlarının çözümüne yönelik olarak çalışılır. Bu yöntemle birlikte gerek duyulduğunda eşler bireysel olarak da kendilerini anlamaları ve evlilikte sorunlara yol açan kendileri ile ilgili bazı noktaları fark etmek ve çözebilmek üzere de aynı terapist veya farklı bir terapistten terapi görebilir.

Evlilik terapisi daha huzurlu, mutlu ve verimli bir evlilik için alınması gereken bir hizmet türü olmakla birlikte, bazen sorunların boyutu, özellikleri, eşlerin çok temel bazı farklılıkları vb. durumlar söz konusu olduğunda daha sağlıklı bir ayrılık / boşanma sürecini yönetmek üzere de yararlı işlevi olan bir terapi yoludur. Terapide öncelikli amaç bireylerin olabiliyorlarsa bir arada mutlu olmalarına destek olmaktır, ama bu olamıyorsa bu terapi süreci gerektiğinde ayrılığın da bir çözüm olabildiğini, bunun da daha doğru biçimde yapılabileceğini bize gösterebilecektir.

                                                                                                                                                           Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz