Kategori: Psikoloji-Kişisel Gelişim

Kibir ve Tevazû

       Kibirli insanlar hakkında ne düşünüyorsunuz, ne hissediyorsunuz? nilufer-1Sizde saygı mı uyandırıyorlar? Ya da hayranlık mı? Yoksa onların gerçekten üstün insan olduklarını mı düşünüyorsunuz? Ya da eşi bulunmaz biri olduklarını mı?

Bunu okuyan hemen herkes hayır böyle hissetmiyorum veya düşünmüyorum diyecektir kuşkusuz. Peki o zaman bu insanların kibirlerini kim besliyor? Mutlaka bu kibrin büyüsüne kapılmış, karşısındakini hakikaten üstün biri gibi gören, ona itaat ve sadakâtini göstermek için olağanüstü bir çaba ve teslimiyet içinde olan, bunun karşılığında başı okşanıp da korunup kollandığını, sevildiğini düşünerek ruhsal bir doyum bulan birileri her zaman vardır ve bunlar kişinin kibrini cilalamaya devam ederler.

Başkalarını kendinden aşağıda gören, kendini hemen her konuda bilgili ve yeterli sanan, üstün meziyetlerle donatılmış olduğuna inanan, hiçbir koşulda hata yaptığını kabul edemeyen, başkalarına ilgi ve yakınlık göstermeği bir lütuf sayan, bulunmaz hint kumaşı çakması bu zavallı zatlar; aslında içten içe derin biçimde yaşadıkları değersizlik korkularını bu kibirleriyle yenmeye çalışan sahte VİP’lerdir.

Bir çok insan herhangi farklı nedenlerle, -iştigal alanlarıyla ilgili olmak kaydıyla-çok önemli kişi (VİP) tanımını gerçekten hak ediyor olabilirler. Ama bunlar da insan olarak (kul) olarak kimseden daha önemli, daha değerli değildirler. Belli bazı konularda başkalarına oranla fark yaratacak bazı üstün yetenek, bilgi veya birtakım özellikleri, onların toplumsal arenada öne çıkan, daha önemli ve özel biri olma tanımlamasının içeriğini oluşturabilir.

Yine de bu gerçek fark yaratan önemli özelliklere sahip kişilerin önemli bir kısmı bu özelliklerini mutlak bir üstünlük gibi görmeden, bunu başkalarına karşı bir tahakküm, bir tepeden bakma, kendine tabii olmalarını bekleme, sürekli ayrıcalıklı bir muamele ve özel ilgi bekleme gibi tutumlara dönüştürmeyen, kendilerini bilen alçakgönüllü (mütevazı) insanlardır.

Bu mütevazı kişiler, muhatap oldukları insanların, sosyal, ekonomik, mesleki veya maddi eksikliklerine, güçsüzlüklerine bakmadan onları insan olarak kendilerine eşit bireyler olarak görür ve öyle davranırlar. Bazı dünyevi kriterlere göre kendisinden aşağıda olan insanları hor görmezler. Kendi bildiğini mutlak doğru gibi görüp farklı düşünenleri dışlamazlar, saygı gösterirler. Böylece gerçek manâda saygı ve sevgi duyulan insanlardır. İnsanlar onların bu tevazûsu karşısında bazen şaşkınlık bazen de güvensizlik yaşarlar çok kez.

Çünkü bu kişileri eğitimleri, sosyal ve ekonomik seviyeleri, ünlü veya popüler olmaları gibi nedenlerle gözlerinde fazla büyütmüş, kendileriyle eşdeğer olmadıkları algısına kapılmışlardır. Bazıları kendi ezilmişlik duygusunu telafi etmeye çalışırken bu alçakgönüllülüğü, bu tevazûyu suistimal etmeye çalışabilir. Kendini bilmezlikle tanımlayacağımız bu davranışlar tevazû gösteren kişinin kırmızı çizgilerine dayanınca hoşgörü ortadan kalkabilir ve bazı hoş olmayan sonuçlar da doğurabilir tabi. Bu tip insanlara karşı alçakgönüllü olurken ölçülü olmakta yarar var tabi. Kendi eksiğini kusurunu görmek de bir insani gelişim konusudur ve bu bazı kişiler bundan yoksun olunca, biraz alçakgönüllülük gösteren kişilerin bu tutumlarını fırsat bilerek onlarla kendini eşit görmenin tadıyla kantarın topuzunu kaçırabilirler.

Dolayısıyla kendini başkalarından gerçekte olduğundan daha önemli ve üstte görme algısı aslında kişilik psikolojisi açısından normal kabul ettiğimiz bir durum da değildir. Hatta bir çok bakımdan bir kişilik bozukluğu olan narsisistik kişilik bozukluğu ile de örtüşmektedir. Fakat her ne hikmetse kibirli insanlar bir şekilde kendilerine inanan bir teba bulmakta da pek zorlanmazlar. Belki de ulaşılmaz, yetişilmez ve üstün görünmek bir tür cazibe yaratıyor ve insanların bir kısmını çekiyor, o kibirli kişinin nezdinde onlar da kendilerini daha değerli hissediyorlar. Psikoloji açısından pek de sağlıklı olmayan bir durumdur tabi bu, ama kimin umurunda, alan memnun veren memnun durumu var bir nevi.

Özetle bakarsak, çoğu felsefi yaklaşımlar, ahlak öğretileri, dinler, bilim hepsi kibrin kötü bir şey olduğunu söylüyor, tevazûyu, alçakgönüllülüğü öğütlüyor ama yine de vazgeçiremiyor bu kibirli insanları kuruntularından. Ne hikmetse..

Biz yine de hatırlatma, ve naçizane uyarma görevimizi yapalım, alan alır almayan Kaf dağında kalır. Bırakın yeryüzündeki diğer tüm referansları, bize en yakın olana, Kur’an’a bakarsak örneğin; “…şüphesiz Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez” diyor Nisa suresinde, veyahut “.. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin” diyor kutsal kitap İsra suresinde, anlayana tabi. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) de diyor ki, “kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez”. Kibirli insanlar cennete girmenin başka bazı yollarını biliyor olmalılar. Ya da belki kendilerine cenneti de inşa etmeyi düşünüyor olabilirler!

Mevlana’nın Mesnevi-i Şerif’inden kibri ve tevazûyu irdeleyen kısa bir hikayeyle bitirmek istiyorum, kıssadan hisse,

“Kendini beğenmiş bir nahiv (gramer/dilbilimci) bilgini, boğazdan karşıya geçmek için bir kayık kiraladı ve kurumla oturdu yerine. Kayıkçı, olgun ve alçakgönüllü bir insandı. Hiç ses çıkarmadan küreklere asılıyor, yolcusunu sağ salim karşıya geçirmek ve üç beş kuruş kazanmak istiyordu. Denizin orta yerine geldikleri sırada Bilgin küçümser bir edayla sordu:

— Sen hiç gramer okudun mu?.. dil biliminden anlar mısın?

Kayıkçı:

— Hayır efendim dedi, ben cahil bir kayıkçıyım, dediğiniz şeylerden hiç anlamam.

— Vah vah dedi Bilgin, ömrünün yarısı boşa geçmiş!..

Böyle bir süre ilerledikten sonra rüzgar şiddetini artırmaya, dalgalar büyümeye başladı. Denizde fırtına çıkmış, Bilgin korkmaya başlamıştı. Kayıkçı olağanüstü bir güçle kurtulmaya, sağ salim karşı kıyıya geçmeye çalışıyordu. Gördü ki artık kurtuluş ümidi yok, Bilgine dönüp sordu:

— Efendim, yüzme bilir misiniz?

Bilgin:

— Ne yazık ki bilmiyorum, diye inledi.

O zaman kayıkçı:

— Vah vah dedi, şimdi ömrünüzün hepsi boşa gidecek! Keşke gramer bileceğinize, benim gibi yüzme bilseydiniz de canınızı kurtarsaydınız.”

Alçakgönüllü tüm insanlara saygı ve sevgilerimle..

                                                                                                                       Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Rüyaların Anlatmak İstediği

Rüyalarınız size ne anlatmak istiyor? Ya da siz neye inanıyorsunuz?rüyalar

İnsan var olduğundan bu yana rüyaları onun fazlaca ilgisini çekmiştir. Bilim öncesi toplumlarda rüyalar, özel sırlar içeren spiritüal yaşantılar olarak görülmüş; Ya Tanrı veya tanrıların (dönemin ve toplulukların tanrı inanışlarına göre değişen biçimde) kişiye gönderdiği özel mesajlar olarak, ya gelecekten haber veren uyarılar olarak, veya uykudayken bedenden ayrılan ruhun gezintisi sırasındaki yaşantıları olarak veya buna benzer biçimlerde algılanmıştır ve yorumlanmıştır. Hatta rüyalar insanların yaşantılarına yön verebilmiş, insanlar bazı kararlarını rüyalarına bakarak alabilmişlerdir. Bu derece önem atfedilen bir konuda da tabi ki, bundan yararlanan, bu konuda özel konum edinen kahinler gözde olmuşlardır. Eski uygarlıklarda, özellikle Babilliler, Mısırlılar, Yunanlılar ve Araplar’da rüya tabiri konusunda yetenekli kahinlerin önemli rolleri olduğu görülmektedir. Tüm tarih boyunca da büyük devlet adamlarının ülke yönetiminde bu rüya yorumcularının yönlendirmelerine tabi olabildikleri, böylece bu işi yapan kişilerin ne kadar etkin rollerde oldukları anlaşılmaktadır.

Peki günümüzde durum nedir? Psikoloji biliminin araştırmaları ve özellikle psiko-analitik kuramın rüya ile ilgili bilimsel açıklama ve yorumlarının bu konuda önemli bakış açısı değişiklikleri getirmiş olmasına karşın, aslında günümüzde de rüyaların algılanması konusunda büyük farklar yoktur. Rüyalar halen bir çok insan için gelecekten haber veren uyarılar veya doğa üstü güçlerin temsili mesajları olarak algılanmaya devam etmektedir. İnsanların gizeme olan ilgileri ve belki de böyle bir gereksinimlerinin olması rüyaları da geleceğin ve olacakların habercisi olarak görmelerine neden olmaktadır. Bu konuda bu anlayışı destekleyen ve pekiştiren olağanüstü bir yayın, anlatı yoğunluğu olması ve neredeyse ortak bir kültürel mirasın güçlü bir şekilde varlığını sürdürmesi etkilidir. Bu potansiyel talep ortamında da tabi ki bunu kullanmak ve sömürmek isteyen sözde kahinler ve olağanüstü çeşitlilikte rüya tabircileri olması çok doğaldır. Talep arzı, arzın türü talebi körüklemektedir.

Psikoloji biliminin rüyalarımız konusundaki bilimsel açıklaması kısaca şudur; Rüyalarımız; bastırılmış, bilinçdışına itilmiş duygu, düşünce, güdü ve arzularımızın egomuzun kontrolünün azaldığı uyku sırasında, çeşitli semboller yoluyla açığa çıkmaları yoluyla oluşurlar. Uykumuzun REM (rapid eye movement) adını verdiğimiz yaklaşık 90 dakikada bir gerçekleşen ‘derin uyku’ bölümünde gördüğümüz rüyalarımız aslında bizim yakın veya uzak ‘önceki’ yaşantılarımızla ilgili bastırılmış unsurların imgeselleştirmeleridir. Bunun yanında uyku esnasında maruz kaldığımız fiziksel veya fizyolojik kaynaklı çeşitli uyaranlar da (ses, koku, ısı, temas veya vücudun sistemsel fonksiyonları ile ilgili iç kaynaklı uyaranlar) rüyalarımıza çeşitli farklı imge ve duygu yaşantıları olarak yansıyabilmektedirler. Yani bu açıklamaya göre rüyalarımız psikofizyolojik kaynaklıdır ve bize gelecekten haber ve uyarılar vermezler sadece geçmiş veya o anki yaşantılarımızla ilgilidirler. Bu haliyle rüyalarımız, bazı psikoterapi ekolleri (psikodinamik kuram şemsiyesinde yer alan ekoller) tarafından da, bizim gizli ruhsal dünyamız hakkında bir şeyler anlatan ve bilimsel rüya analizleri yoluyla psikolojik sıkıntı ve rahatsızlıklarımızı anlama, çözümleme ve tedavi edilmesi bağlamında oldukça önemli ve ilginç bir materyal olarak kullanılmaktadır.

Bununla birlikte henüz bilimsel anlamda yeterli kabul edilebilirliğe sahip olmasa da, spiritüalistlere (veya parapsikoloji yaklaşımlarına) göre rüyalarımız; bazen, telepatik rüya (bir başka kişinin uyanık haldeki düşünceleri veya uyku halinde rüyasında gördüklerinin rüya olarak görülmesi), durugörü yetisi ile görülen rüyalar (uzakta veya başka bir mekandaki olayları ve nesnelerin rüya olarak görülmesi) veya astral seyahatle ilgili rüyalar (uykuda ruhun-astral bedenin-gezintisi esnasında gördüklerinin rüya olarak algılanması) olabilir. Ya da bazen, uyarıcı mesajlar veren rüyalar (bir konuda şöyle veya böyle yapması gerektiğine dair mesajlar içeren rüyalar), prekognitif rüyalar (gelecekten ve olacaklardan haber veren rüyalar), reenkarnasyona bağlı rüyalar (geçmiş yaşam inanışına dayalı, o yaşamıyla ilgili anıları içeren rüyalar), bedensiz varlıklarla iletişim kaynaklı ve buna benzer paranormal yetenek ve algılarla ilgili olabilmektedir. Bunlar spiritüalistlerin bazen deneysel çalışmalarla da desteklemeye ve kanıtlamaya çalıştıkları, oldukça hatırı sayılır destekçisi de olan rüya açıklamalarıdır.

Sonuca gelirsek; hepimiz bu konuda farklı anlayış, algılayış altyapısına sahip olabiliriz ve yukarıda vermeye çalıştığım kısa bilgilerin ışığında istediğimiz açıklama biçimine inanmakta özgürüz. Ancak bu konuda eğer bir ‘gerçek’ varsa onu da bulmaya ve gerçeğe inanmaya çalışmalıyız. Ben psikoloji bilimiyle uğraşan biri olarak tabi ki psikolojinin rüyalarımızla ilgili getirdiği görüşe inanıyor ve buna göre yorumluyorum. Bu yaklaşım daha az ilginç veya bazılarına sıkıcı gelse de elimizde elle tutulur bir gerçek olarak sadece bu var. Ancak bilimin, tüm yaşamın veya özelde insan beyninin tüm sırlarına henüz ulaşamadığını hesaba kattığımızda da yine bilimsel bir şüphecilikle diğer görüşlere de açık kapı bırakmak zorundayız. Bu konuda son noktayı koymak bir hata olabilir. Ama apaçık batıl, yanlış ve istismar edici (bir kısım rüya tabircileri gibi) yaklaşımlara da prim vermemeliyiz, Şarlatanların bu alanda insanları kullanmasına ve onlardan yararlanmasına fırsat tanımamalıyız. Bin yıllar öncesindeki gibi sözde kahinler yaratmamalıyız. Bizi gerçeğe ancak bilimin ışığı götürebilir. Ama yine de son olarak şunu söylemek istiyorum; ‘rüyaların bize anlatmak istediği’ konusunda siz neye inanmak istiyorsanız ona inanın, rüyalarınız sizin..

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Ruhun Temizlenmesi

Ruhumuzu da arabamız ya da giysilerimiz gibi temiz tutabiliyor muyuz? Üstelik ruhumuzun yenisini alma şansımız da yok!..ruhun temizlenmesi

Aşağı yukarı hepimiz sahip olduğumuz veya kullandığımız şeyleri belli aralıklarla temizler veya birilerine temizletiriz. Giysilerimiz, evimiz, odamız, dolabımız, mutfağımız, çeşitli kişisel eşyalarımız, arabamız, çevremiz, bedenimiz vb. gibi kullandığımız her şey bir süre içinde kirlenirler ve onları temizlemek gerekliliği ortaya çıkar. Tabi bu konuda hepimiz aynı özen ve titizliği göstermeyebiliriz, ama sonuçta bir şekilde temizlenir. Bu işlem onların daha yeni, daha yararlı, daha sağlıklı, daha verimli, daha uzun ömürlü olmalarını ve daha iyi görünmelerini sağlar. Bir çoğumuz için bu sahip olduğumuz nesneler çok değerlidir ve onların temizliği ve bakımına özel bir özen gösteririz. Bu konuda aşırıya kaçanlarımız bile vardır.

Peki ya ruhumuz, ona da aynı özeni gösteriyor muyuz? Sahip olduklarımız yalnızca fiziksel şeylerden oluşmuyor. Bir ruha da sahibiz. Tıpkı sahip olduğumuz fiziksel şeyler gibi ruhumuzda da kirlilikler oluşur; bakım ve temizlik gerekir. Ruhumuzun işleyiş mekanizmasında otomatik çalışan ve bir kendi kendini temizleme sistemi olduğunu düşünen ya da savunanlar olabilir. Ama eğer öyle olsaydı veya herkeste bu sistem çalışsaydı, kimsenin ruhuyla bir sorunu olmaması, her zaman her durumda kendini iyi, mutlu, huzurlu, barışık ve hep olumlu duygular içinde hissetmesi gerekirdi. Ruhunu kirleten olaylar, ardında hiçbir tortu bırakmaz, kısa süre içinde kişi kendini ruhsal olarak tertemiz hissederdi. Ama ne yazık ki tam olarak böyle bir sistemin varlığından veya varlığını kabul etsek de kusursuz çalışan bir sistemden söz edemeyiz. Bu durumda iş başa düşüyor, kirlenen ruhumuzu da kendimiz temizlememiz veya yetersiz kaldığımızda temizlettirmemiz gerekiyor.

Ruh nasıl temizlenir sorusuna yanıt vermeye çalışırsak; öncelikle tabi ki bunun su, deterjan veya çeşitli temizlik malzemeleriyle olmayacağını, daha özel ve farklı yöntemler kullanılması gerektiğini bilmeliyiz. Ama temizleme aşamasından önce kirliliği fark etmemiz gerekir, çünkü bir eşyanın kirliliği gibi gözle görünür değildir, ancak ruhsal gözle görülebilecek kirlerdir. Ruhsal gözümüz iyi görüyorsa sorun yok, ama değilse ancak bir arızaya yol açmaya başladığında fark ediyoruz bu kirlenmeyi. O zaman temizlik daha zor oluyor tabi. Kirlenmeyi anlamak için kendi duygu ve düşüncelerimize duyarlı olmamız ve yaşadığımız olumsuz duyguları fark edip, tanımlayabilmemiz gerekiyor. Örneğin, bugün ruhumuzda oluşan öfke, kaygı, korku, üzüntü, nefret, kıskanma, utanma, suçluluk ve bunun gibi olumsuz duygularımızı fark edip, tanımlayabilmemiz, ayrıca bunların şiddetini, yoğunluğunu algılayabilmemiz gerekiyor. Bu ilk aşama için biraz egzersiz (hemen her gün) gerekiyor ki, duyarlığımız artsın ve böylece ruhumuzdaki kirlenmeyi görebilelim.

Kirlenmeyi saptadıktan sonra temizlik aşamasına geçebiliriz. Bu aşamada da kısa ve basit olarak ilk yapmamız gereken; az önce kirlenmeyi görebilmek maksadıyla tanımladığımız olumsuz duygulara neden olan düşüncelerimizi veya düşünce biçimlerimizi bulmaya çalışmak ve bulduğumuzda da yeniden bu zinciri, yani; yaşanan olay › bizde oluşturduğu olumsuz düşünce › bu düşüncenin yol açtığı olumsuz duygu aşamalarını sırayla gözden geçirerek, ve yaşanan olayı algılama biçimimizi dürüstçe yeniden ele alarak kısa bir analizini yapmak. Bunu yapmak, ruhsal temizlik sistemini harekete geçirecek ve tamamen olmasa da ruhumuzun günlük kirlenmesini büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır.

Bu önerilenlere ek olarak ruhumuzu temizlememize yardım edecek bir çok farklı yardımcı yol olabilir; örneğin, ibadet, meditasyon, spiritüal uğraşlar, spor, sanatsal uğraşlar vb. Herkes kendi ilgi, görgü ve yeteneklerine göre bir çok yardımcı yol bulabilir. Kendine göre temizleme formülleri oluşturabilir. Hatta bu formülleri diğerleriyle de paylaşmalı bence. Önemli olan fiziksel kirlilik olduğu gibi, ruhsal kirliliğin de olabildiğini kabul etmek ve temizlemek için çaba gösteriyor olmaktır.

Ancak bunları yaptığımız, uyguladığımız halde ruhumuzda kalan kirlilikler olabilir, veya geçmişte bir yerlerde oluşmuş ve ciddi tıkanıklıklara ve bozulmalara yol açacak veya açmış olan kirler var olabilir ve bunlar ruhsal mekanizmanın sağlıklı çalışmasını engelliyor olabilirler. Bazen bunlar oldukça inatçı kirler olabilir. Bazen de biz sürekli bir çamur tarlasında dolaşıyor olabiliriz. Bu durumlarda kişisel temizleme çabalarımız yeterli olmayabilir veya uygun temizlik araçlarına sahip olmayabiliriz. O zaman da tereddüt etmeden ruhsal temizlik konusunda uzman profesyonellerden destek almalı; daha sağlıklı, daha mutlu, verimli ve daha temiz olmayı istemeliyiz. Daha iyi bir yaşam için.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Tehlikeye Dikkat! “Hedonizm”

Hedonizm. Bir yükselen trend ve bir yükselen tehlike!

Öncelikle Hedonizm’in ne olduğu ile başlayalım. Hedonizm Türkçe ile ‘Hazcılık’ olarak adlandırabileceğimiz, eski yunanca ‘hedone’ (haz, zevk) anlamında olan ve eski yunan düşünürlerinden Aristippos (İ.Ö. 3.yy) ve çağdaşı Epikuros (Epikür) tarafından geliştirilmiş olan bir felsefi akımdır. Temel öğretisi ‘hayattaki en yüksek deHedonizmğerin haz (bedensel zevkler irdelenerek) olduğu, ideal yaşama bu yolla ulaşılacağı’ ana fikrini içermektedir. Teorik anlamda Aristippos bedensel zevki en önemli ‘iyi olma hali’ olarak görürken, Epikür ondan farklı olarak ruhsal hazzın daha önemli ve ideal olduğu görüşünü getirmiştir. Daha fazla felsefi ayrıntılarına girmeden günümüzdeki kullandığımız anlamıyla sosyolojik ve psikolojik (aynı zamanda psiko-patolojik) bir kavram olarak hedonizm’e bakalım.

Günümüzde dünyada ve özellikle ülkemizde de ne yazık ki yükselen bir trend olarak karşımızda duran hedonizm insanlık yaşamı için ciddi tehlike boyutlarındadır. Bu trendin (yükselen değerin) etkisi altında veya tutsağı olan milyonlarca insan, yaşamında sadece yeme-içme, eğlence ve cinsel hazzı ön planda tutan, sadece bedensel haz doyumuna ulaşmayı temel yaşam prensibi olarak gören bir anlayış ve yaşayış biçimi içindedir. Özellikle gençlerin (aslında kabaca 15-40 yaş aralığı diyebiliriz) tehdit altında olduğu bu akıma kapılan insanlar, yaşamlarını tamamen zevk almaya yönelik olarak planlamakta, eylemleri hep buna yönelik olmaktadır. Buna ulaşacakları yolda da karşılaştıkları engelleri aşacak tüm ahlaki olmayan, yasal olmayan tutum ve davranışları da gösteren dejenere olmuş bir insan topluluğundan söz ediyorum. Bu kişiler çoğunlukla parasal açıdan pek sorunu olmayan, narsisist kişilik özellikleri gösteren; ben merkezci ve bencil yapıda, en çok ve bazen sadece kendini seven, başkalarını kendi çıkar ve arzuları için kullanan; genellikle çocukluktan bu yana istekleri kolayca ve fazlasıyla yerine getirilmiş ve doyumsuzluk problemi olan, eleştiriye kapalı vb. özellikleri olan tiplerden oluşuyor. Bu tipleri televizyon kanallarında özellikle magazin programlarında, sıkça eş veya partner değiştiren, eşini veya sevgilisini aldatmayı neredeyse bir başarı gibi gören; bu anlamda cinsel ‘score’ (sayı) peşinde koşan, her tür popüler eğlence ve tatil mekanlarında sürekli boy gösteren (hatta neredeyse oralarda yaşayan!), yeme-içme ve eğlence gurmesi olmuş, yada bazı bu tip ünlülere özenerek onların yaşam anlayışını benimseyip o yolda ilerleyen, yaşamda bedensel haz dışında pek fazla amacı olmayan, yada sadece sonuçta bu hazza ulaşmalarını kolaylaştıracak ara amaçları olabilen kişiler olarak çokça gözlemlemekteyiz. Hepimizin çevresinde bu tip insanlar var ve ne yazık ki bir çok çocuk ve gencimiz bu kişilere gıpta ile bakabiliyor ve bir gün öyle olmanın hayalini kuruyor.

Sorunu sadece sosyal bir problem olarak görmüyor bunun ciddi psikolojik bir problem olarak algılanması gerektiğini ve bir psikolog olarak hedonizmin psikopatolojik (ruhsal bozukluk ve hastalıklarla ilgili) boyutuyla algılanmasının doğru olacağının altını çizmek istiyorum. Çünkü hedonist yaşam biçimi süren kişiler aslında muhtemelen kendilerine ruhsal olarak acı veren bir şeyden kaçmaktadırlar; bu egolarının çözemediği bir iç ruhsal çatışma, yaşamlarının erken dönemlerinde karşılaştıkları ve onarılamamış bir ruhsal travma, klinik boyutta bir depresyon, hayatını anlamlı hale getirecek doğru yaşam modellerinin sunulamaması (aile ve çevre), hatta bazen kısırlaşmış monoton bir yaşamın verdiği sıkıntı bile hedonist eğilim ve davranışın kaynağı olabilir. Bu anlamda hedonizm bir psikolojik bozukluk olarak görülmeli ve altta yatan kişiye özgü nedenleriyle birlikte ele alınarak bir psikolojik tedavi gereksinmelidir. Bunu doğrulayan bir veri de şudur ki; hedonist yaşam tarzı süren kişilerin çoğu bu haz halinin sürekli olamamasından dolayı ağır bir depresyonla karşı karşıya kalmakta ve intihar etme eğilimi ve davranışını sıkça gösterebilmektedirler. Ya da bu haz halinin sürekliliğini sağlayacağını (yada bir başka deyişle gerçek sorunlarından ve acıdan kaçmalarını kolaylaştıracağını) sandıkları alkol ve uyuşturucuya yönelmekte ve bu hem ruhsal ve hem bedensel açıdan bazen geri dönüşü olamayan bir bataklığa girmelerine yol açmaktadır.

İster sosyal boyutuyla, isterse psikolojik boyutuyla bir problem olarak görelim fark etmez; hedonizmi tümüyle dikkate alarak ve ciddi bir tehlike olarak görüp; kendimizi, arkadaşlarımızı, çocuklarımızı, gençlerimizi bu tehlikeden korumanın yollarını araştırmaya başlamalıyız. Böylece insanı insan yapan değerleri korumaya, yüceltmeye ve değerlerimizi yitirmeden ve tabi ki doğanın bize sunduğu bedensel hazları da bir kenara itmeden (ama onları en yüksek değer haline de getirmeden), ruhsal hazları da en az o kadar önemseyerek denge içinde yaşamaya çalışmalıyız. Yoksa ilkel insanla aramızda ne fark kalacak? Teknoloji mi? Hedonizmin ciddiye alınması ve korunmaya çalışılması gereken önemli bir tehlike olduğunu tekrar vurguluyor ve herkesin kendisi, ailesi ve çevresi adına bu konuda bir şeyler yapmasının gerektiğini savunuyorum. Gerçekten ‘insan’ gibi bir yaşam dileklerimle…

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

İnsanın Halleri

İnsan ruhunun da, madde gibi, farklı halleri vardır ve yaşamımızı bu haller içinde geçişler yaparak devam ettiririz..insanın halleri

Bildiğiniz gibi maddenin üç hali vardır; katı, sıvı ve gaz (buhar) halleri. Aslında buna plazma halini (dünya dışı evrendeki, iyonlaşmış / yüksek enerjili gaz) de eklersek maddenin dört hali olduğunu söyleyebiliriz. Tüm maddeler istisnasız bu fizik prensibine dahildir ve gerekli ortam şartları oluştuğunda bu haller arasında bir geçiş ve dönüşüm yaşarlar. İnsan da bedensel olarak, yani bir madde olarak bu fizik prensibe dahildir. Bu prensip yeryüzünde ve evrende canlı veya cansız tüm maddeleri kapsar.

Ancak insanın maddesel yanı dışında sahip olduğu bir ruhsal yanı, yani bir ruhu vardır. İnsanın halleri derken de aslında kastettiğimiz ruhumuzun halleridir. Maddenin koşullara göre değişen halleri olduğu gibi, ruhun da koşullara göre değişen halleri bulunur. Üstelik bu haller madde de olduğu gibi üç veya dört ile sınırlı da değildir. Kişiden kişiye de değişmekle birlikte sayılamayacak çeşitlilikte insan hali var olabilir. Maddenin genel olarak bilinen bir hali vardır ve diğer hallerini, o bilinen normal koşullardaki halinden geçiş yaptığı, dönüştüğü halleri olarak algılarız. Örneğin; ‘su’ normal koşullarda ve genel olarak bilinen haliyle sıvı haldedir ve soğutulduğunda (0 ºC derecede) donar, yani katı hale geçer ve ısıtıldığında ise buharlaşır, yani gaz haline dönüşür; ve normal koşullara tabi olduğunda da yine sıvı haline dönüşür. İnsanın (yani ruhun) ise genel olarak, çoğu kez bilinen bir hali olsa bile, hangi koşullarda diğer hallerine geçiş yapacağı konusunda tam bir kesinlik yoktur. Ayrıca herhangi bir koşulda hangi hale geçeceği de kesin olarak söylenemez. Ruhdan ruha değişir. Yani ruhun halleri görecelidir; durumdan duruma, kişiden kişiye değişiklik gösterir, maddenin halleri gibi kesin değildir.

İnsanın halleri neler olabilir? İnsanın binbir hali vardır; neşeli, kızgın, sakin, tedirgin, sıkıntılı, enerjik, çalışkan, tembel, meraklı, endişeli, dalgın, uyuşuk, isyankar, itaatkar, takıntılı, yalancı, cesur, çılgın, korkak, dikkatli, sakar, durgun, konuşkan, utangaç, isteksiz, mutlu, karamsar, coşkun, iyimser, kıskanç, kibirli, alıngan, umursamaz, alçakgönüllü … vs. (şimdilik aklıma gelenler bu kadar, boş bir zamanda binbire tamamlarım!). Görüldüğü gibi sayamayacağımız kadar çok hali var insanın. Yukarıda da söylediğimiz gibi, herhangi bir insanın genel olarak bilinen halleri olabilir çok kesin olmasa da, ama bir halden diğer bir hale geçiş koşullarını her zaman doğru göremeyebilir, veya hangi hale geçeceğini de tam olarak kestiremeyebiliriz. Örneğin bir kişi; sakin, itaatkar, korkak, iyimser vs. halleri ile genelde biliniyor olabilir. Ama emin olun ki bu kişinin, gerekli koşullar oluştuğunda bu hallerden başka hallere geçmesi işten bile değildir. Farklı veya zorlayıcı bir koşul onun birden asi, kızgın, çılgın vs. hallerine dönüşmesine yol açabilir. Ya da kibirli biri, alçakgönüllü hale geçebilir; utangaç biri, atılgan veya hatta pervasız, küstah bir hale bile dönüşebilir, veya dürüst biri bir sahtekara dönüşebilir.

Yani saydığımız ve saymadığımız tüm haller insana ait hallerdir ve bir kişi herhangi bir zaman ve mekan diliminde hangi halinde bulunuyorsa bulunsun, diğer tüm hallere de geçebilme potansiyelini taşımaktadır. Yeterki o hale geçmesine yol açacak koşullar oluşmuş olsun. Bu koşulların derecesinin tabi ki kişiden kişiye değişebileceğini söylemiştik; (yani birisi 100 ºC derecede kaynarken, diğeri 150 ºC derecede kaynayabilir!, veya birisi ısıyla dönüşürken, diğeri basınçla dönüşür..) ama bu kadar göreliliğe ve değişebilirliğe rağmen, kişinin içinde olduğu halden, potansiyel olarak diğer tüm hallere dönüşebileceğini hemen hemen bir kesinlikle söyleyebiliriz. Yani insanın halleri konusunda böyle temel ruhsal prensipten söz edebiliriz.

İnsanları tanımlarken belli referans noktalarına gereksinim duyuyoruz. Bu kişi böyle biridir veya şu kişi şöyle bir insandır gibi. Fakat bilmemiz gereken şu ki bunu hiçbir zaman sabit, değişmez haller; vasıflar, özellikler olarak görmemeliyiz. Bu bizi bazen ciddi şekilde yanıltabilir veya yanlış önyargılar taşımamıza da yol açabilir. Evet, insanlarla ilgili genel bilinen halleriyle bir tanımlama yapmanın sakıncası yok tabi, hatta dediğim gibi bu gerekli de. Ama her insanın içinde olduğu halin, olumlu veya olumsuz yönde değişebileceğini de ilişkilerimizde veya insanları yargılarken her zaman hesaba katmalıyız. Özellikle kendimiz için bunu yapabilmeli, yaşadığımız durumda, içinde olduğumuz ruh halinin değişebilirliği bilgisini, gerektiğinde daha hızlı bir değişim gösterme enerjisi olarak kullanmalıyız. Ve son olarak şunu vurgulamak isterim ki; ne kendimizi ne de bir başkasını, değişmez sabit kalıplar içinde görme alışkanlığımızdan kurtulmalı, hem algımıza hem ruhumuza bu esnekliği kazandırabilmeliyiz. İyi ruh halleri dileklerimle..

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Psikoloji ve İnsan

Psikoloji bilimi insanlar için çalışmayı sürdürüyor. Ancak insanlar bundan yeterince yararlanıyor mu?Psikoloji

Psikoloji, insan davranışlarını, onun biyolojik, psikolojik ve sosyal özelliklerini dikkate alarak inceleyen ve bu konudaki bilimsel araştırma ve çalışmalar yoluyla insanın ruhsal yapısı ve özelliklerine ilişkin bilimsel yasalar geliştiren ve aynı zamanda elde edilen bu bilgileri insan yararına kullanılması için uygulamalar yapan bir bilim dalıdır. Temellerinin çok daha eskiye dayanmasına karşın ancak yüzyılı aşkın bir süredir bir bilim dalı olarak kabul edilmiş olan psikoloji insanlığın hizmetindeki en önemli disiplinlerden birisidir. İnsanın yaşamında mutlu, verimli, huzurlu olmasının altında onun ruhsal dengesini sağlayabilmesi, ruhsal sağlığını koruyabilmesi yatmaktadır. Burada da psikolojinin insan ruhsal sorunları ve hastalıkları ile ilgili alt dalı olan klinik psikoloji ve danışma psikolojisi öne çıkmaktadır. Hepimiz hayatımızın bir veya daha fazla döneminde ruhsal sorunlar veya hastalıklarla karşı karşıya kalabiliriz yada yakınlarımızın bu türden sorunları olabilir. Bu durumda da bir psikolojik danışmanlık veya psikoterapi hizmetinden yararlanarak yeniden eski sağlığımıza veya hedeflenen daha optimal bir ruhsal sağlık düzeyine ulaşmamız olanaklıdır ve bu aldığımız hizmetle ilgili yaşadığımız süreç bizi sadece var olan sorunlarımızdan kurtarmakla kalmayıp, daha fazla bir kişisel gelişime ve olası sorunlara karşı da daha dirençli bir hale getirmeye yardım eder.

Bir çok insan farklı nedenlerle psikolojiye ilgi duyar, insan ruhunu ve dolayısıyla kendini anlamaya, tanımaya yönelik araştırmalar, uğraşılar içinde olur. Bu kuşkusuz yararlı ve değerli bir uğraştır. Ancak bilinmesi gereken bu uğraş var olan ruhsal sorunlarını tanımlamak ve çözümlerini üretmekle ilgiliyse bireysel çabalar yetersiz kalmakta, hatta bazen yarar yerine zarar görmesi bile söz konusu olabilmektedir ve bu konuda eğitim almış ve uzmanlaşmış kişilerin (psikoterapist, psikolojik danışman vb.) hizmetinden yararlanmak en doğru davranış olmalıdır. Ancak burada dikkat çekmek istediğim bir konu da bu ruhsal sorun ve hastalıklar ortaya çıkmadan da insanların korunma ve önlem amaçlı olarak psikolojik danışmanlık hizmetlerinden yararlanmasının çok önemli olduğudur. Çünkü sorunlar henüz bir hastalığa dönüşmeden veya kronikleşip tedavisi daha zor ve külfetli hale gelmeden önlem almak daha rasyonel bir davranıştır. Bu aşamadaki bir danışmanlık süreci bizi daha zorlayıcı durumlarla karşılaşmaktan korumakla kalmayıp kişisel gelişimimize de önemli katkılar sağlayabilir.

Ayrıca bizim toplum yapımızda da azalmakla birlikte halen var olan bir takım ön yargılar insanların psikolojik hizmet almak konusunda çekimser kalmasına, hizmet alan kişilerin de bir kısmının bu süreci gizlemeye çalışmalarına neden olmaktadır. Bu nedenlerle de çoğu kez daha mutlu, verimli, sağlıklı bir yaşam sürmek kadar önemli bir olguyu basit ve akılcı olmayan ön yargılar nedeniyle göz ardı etmek, ıskalamak durumunda kalmaktadırlar. Psikoloji bilimi insanlığın hizmetinde olmaya ve onun daha mutlu ve kaliteli bir yaşam sürmesine katkıda bulunmaya devam edecektir. Ancak insanların da ön yargısız olarak bu hizmetlerden yararlanmaya istekli olması, daha insanca ve sağlıklı bir yaşamı hedeflemeleri gerekiyor. Böylece mutlu bireylerden oluşan daha mutlu toplumlar olabiliriz. Psikoloji de insan varlığının tarihsel gelişimiyle ilgili katkısını sürdürmeye devam edebilir.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Hızlı Yaşam, Erken Tükeniş

Hızlı yaşamak günümüz ‘modern’ insanının tükenişi!.. Farkında mıyız?hızlı yaşam, erken tükeniş

 

Günümüzün batılı ‘modern’ yaşam anlayışı, özellikle iş yaşamının insanlara empoze ettiği anlayışın tartışılması ve sorgulanması gerekmektedir. Bu anlayış insanları olduğundan daha hızlı olmaya; işlerini daha çabuk yapmaya, daha hızlı düşünmeye, kararlarını çok hızlı vermeye, daha çabuk eylemlerde bulunmaya koşullandırmakta ve hatta zorlamaktadır. Bu etkinin altındaki insanlar bunu tüm yaşamlarına da genelleyerek neredeyse hiperaktif, sürekli bir şeylere yetişme telaşı içinde olan, hızlı konuşan, hızlı yemek yiyen, hızlı yürüyen, zorunlu durumlar dışında birilerini dinleyecek zamanları olmayan, sabırsız, hızlı tüketen vs. Her şeyi hızlı yapmaya çalışan insanlar haline gelmektedirler. Bu ne demektir? İnsana ne getirmekte, ondan ne götürmektedir? Bu sorulara yanıtlar bulmalıyız.

Öncelikle bu yaşam anlayışı ve biçiminin insanları gerekenden daha fazla bir stres ve baskı altında tuttuğu açıktır. Bunun yarattığı ruhsal gerilim ve hatta olası ruhsal bozukluklar ‘hızlı yaşam’ ın ilk bonusudur. Bunun dışında, insanlar daha yüzeysel olmak durumunda kalmaktadırlar; derinlemesine bir yaklaşım için yeterli zaman yoktur. Bir konu ya da çalışma üzerinde fazla düşünmek, yavaş hareket etmek bir zaman kaybı gibi algılanmaktadır. Bu çoğu kez konunun özünün de kaçırılmasına, bazen ayrıntılarda gizli olan derin gerçeklerin göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Aynı zamanda daha egoist bir yaşam anlayışına yol açmakta, sürekli daha hızlı olmaya dayalı acımasız bir rekabet, iş ve günlük yaşama hakim olmaktadır. Kendilerini bitiş çizgisine ulaşması gereken bir sprinter gibi algılayan bireyler çoğu kez rakiplerini geçmek için çeşitli engelleme ve hileler yapmayı da olağan görmektedirler. Ancak sürekli koşarak ulaşabilecekleri bir başarı, refah düzeyi ve mutluluk olduğu inancını taşımaktadırlar. İş yaşamının patron ve ‘değerli’ bazı ‘guru’ları da çalışan insanların önüne ‘gittikçe daha hızlanan, yetişmeleri ve binmeleri gereken bir tren’ imgesini koyarak daha çok rant elde etmektedirler. Ama insan olma değerini gittikçe küçülterek ve ‘koşarsan varsın, yoksa bir hiçsin..’ anlayışını yücelterek.

Hızlı yaşarken veya bu hızda giderken aslında hayatın özünü ve anlamını gözden kaçırmaktayız. Bazen önemsiz saydığımız, atladığımız bir uğraş sandığımızdan daha önemli olabilir. Sevdiğimiz birine, bir arkadaşımıza veya çocuğumuza ayırmadığımız zaman bize sandığımızdan daha pahalıya mal olabilir ya da gerçekten yapmak istediğimiz şeyleri göremez ve aslında tam olarak bize ait olmayan bir yaşamı sürmemize neden olabilir. Yaptığımız, ürettiğimiz şeyler bir derinlikten uzak ve sığ kalabilir. Daha çok şey yapmaya çalışırken, gerçekten yaşamımıza değer katacak pek bir şey yapamamış olabiliriz. Yüksek hızla giderken kazandığımızı sandığımız zaman aslında kaybettiğimiz zaman olacaktır. Tıpkı hızlı yerken sindirim sorunu çekilmesi gibi, hızlı yaşam da ‘yaşamsal hazımsızlık’ yapacaktır. Peki ne yapmalıyız?

Önce bir durmalı, soluklanmalıyız. Bizi bekleyen işleri, sorumlulukları düzgünce bir kenara koymalı ve sıralamalıyız. Hayatımıza dair ve onu bizim adımıza anlamlı kılacak şeyleri de belirlemeli ve yeniden bir önem ve öncelik sırası yaparak bu listeye eklemeliyiz. Sonra sakinleşmeli ve biraz gevşemeliyiz. Kendimize sürekli “yavaş ol, bu kadar aceleye gerek yok..” demeye başlamalı ve listedekileri yavaşça ele almalı ve üzerinde durarak, özenle, özümseyerek, gerektiğinde geri dönerek ve mola vererek, sindirerek gerçekleştirmeye çalışmalıyız. Bazen listeyi yeniden gözden geçirmeli, hayatımızın bütünü için ne ifade ettiğine bakarak çıkarmalar ve eklemeler yapmalıyız. Hayatı bu kadar koşulması gereken bir yer olarak değil, aksine daha yavaş ve özüne vararak, hissederek yaşanacak bir yer olarak görmeye başlamalıyız. Yoksa ne yazık ki, tren bu yüksek hızla giderken aslında ‘mutlu ve huzurlu bir hayat istasyonu’nu da kaçırmış olacağız. Tembelce değil, sadece dikkatlice, ama yavaş… daha yavaş git, hayatı kaçırma…

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Hayal Kırıklığı

Hayallerimiz gerçekleşmeyi ister ve bekler. Ya gerçekleşmezse; o zaman çoğu kez kaçınılmazdır hayal kırıklıkları!..hayal kırıklığı

Sadece insana özgü bir özellik olan ve tüm insanların ortak özelliklerinden birisi de ‘hayal kurmak’ tır. Hepimiz küçük veya büyük hayaller kurar ve o hayallerin peşinden gider, onların gerçekleşmesini isteriz. Hayallerimiz çoğunlukla doğrudan bizimle ilgilidir; örneğin: Ünlü bir ressam olmak gibi, veya bazen de dolaylı olarak bizimle ilgili olabilir; örneğin: Çevre kirliliğinin ortadan kalkması gibi. Her iki durumda da hayallerimizin gerçekleşmesi bizi yaşam serüveninde en mutlu eden olaylardır. Bir insan ömrü boyunca binlerce hatta milyonlarca küçük veya büyük hayal kurabilir. Hayal kurmak bedelsizdir. Sınırlarını da biz belirleriz; ister mütevazı ve kanaatkar olabilir hayalimiz, isterse uçuk kaçık, ulaşılması zor veya abartılı. Hayal kurmayı veya boyutunu yasaklayan bir yasa yoktur ülkelerin hukukunda (Yani benim bildiğim kadarıyla! Yoksa var mı?!), özgürce kurabiliriz hayallerimizi. İstersek bunları başkalarıyla da paylaşır ve bazen onları da dahil ederiz hayalimize. Yani kısacası hayal kurmak gereklidir, güzeldir, eğlencelidir ve kolaydır.

Ancak bununla birlikte ‘hayal kırıklığı’ dediğimiz bir duygusal yaşantımız da vardır yine insana özgü. Hayal kırıklığı acı verir, üzüntü verir ve bizi mutsuz eder. Gerçekten gerçekleşeceğine inandığımız ve bu konuda belli bir çaba harcadığımız hayallerimiz gerçekleşmediğinde bu duyguyu yaşarız. Hatta bazen bu duygu bizi bir ruhsal çöküntüye (depresyon) veya öfkeli ve saldırgan (agresyon) olmaya götürebilir. Durumu kabullenmekte zorlanabilir, bazılarımız sonucu değiştirmek için kural dışı davranışlar sergileyebiliriz. Hayal kırıklığı da hayal kurmak gibi normal, gerekli ve kaçınılmazdır, ancak eğlenceli değildir ve katlanmak zordur.

Hayal kırıklığını daha az yaşamak veya yaşamamak için neler yapılabilir? Birinci seçenek; hiç hayal kurmamaktır. Hayal kurmazsak hayal kırıklığı da yaşamayız. Peki bu olanaklı mı? Değil. İnsan doğası buna uygun değil. İkinci seçenek çok küçük, çok mütevazı, gerçekleşmesi zaten çok kolay olan hayaller kurmak ve bu kadar kolay gerçekleşebilecekken bile kendini buna şartlamamak. Bu seçenek bazıları için (aşırı konzervatif yapıdakiler gibi) biraz olanaklı olabilir. Ama yine de geçerli bir seçenek olarak görünmüyor. Bir başka seçenek biraz daha büyük hayaller kurmak ama olabildiğince de rasyonel (akılcı) ve realist (gerçekçi) olmaya çalışmak. Hayallerimizin gerçekleşmesinin bizim yetenek ve olanaklarımızın dahilinde olmasına, sürecin planlanabilir ve pratize edilebilir olmasına, bunun için ortalama bir motivasyonla sistemli bir çalışma yapabilecek olmamıza vs. özen göstermek. Bu seçenek daha olanaklı gibi. İşe de yarayabilir; hayallerimizin gerçekleşme olasılığını artırdığımızda veya gerçekleşememesinin olası nedenlerini önceden ekarte edebildiğimizde, hayal kırıklığı olasılığı da çok azalmış olur. En doğru seçenek bu gibi görünüyor. Sizce de öyle mi? Belki bazılarımız bu seçeneği çok tutmuş ve hatta bunu uyguluyor olabilir. Ama!..

Hayallerimizi bu kadar kesip biçersek; rasyonalize edersek, evet doğru hayal kırıklığı çok az yaşarız, belki de hiç yaşamayız. Ama ortada, bize heyecan veren, tutkusal bir ateşi yakan, hepimizin kendine özgü yaşamına belki bir anlam kazandıran, kendimizi özgür hissettiren, günlük yaşam streslerinden, sıkıntılarımızdan uzaklaştırabilen ve en önemlisi ümit etmeye devam etmemizi sağlayacak bir hayal falan da kalmayacaktır. O zaman buna hayal demek bile zor olur; hedef demek doğru olacaktır. Bazı hayallerimizi hedefe dönüştürmek için akılcı ve gerçekçi bir yol izlemek yararlı olabilir. Ama tüm hayallerimiz için bunu yapmak onları ve hayatımızın espirisini de yok edecektir. Öyleyse hayal kırıklığının kaçınılmaz bir sonuç olabileceğini hesaba katarak; daha doğrusu bunu göze alarak hayal kurmaya devam etmeliyiz. Belki çok kendimizi adayacağımız ve emek vereceğimiz bir hayalimizi gerçekleştirmek üzere yola çıkarken biraz akıl süzgecimizden geçirmekte yarar var. Ama gerçekleşeceğine inanmadığımız şeyler bile olsa onları özgürleştirelim, engellemeyelim; belki de gerçekleşecektir. Bu ümidi taşımayı sürdürelim. Bazen uçuk kaçık da olsa hayal kurmamız bir hatamız değil bizim doğamızın bir ürünüdür. Bizim sınırlara, sınırlanmaya karşı içgüdüsel başkaldırışımızın sembolleridir aynı zamanda hayallerimiz. Onları özgürce ve sınırsızca kuralım, hayal kırıklığından korkmadan, çok ince hesaplar yapmadan ve onların peşinden cesurca koşabilelim. Hayalleriniz kendinizdir, onu yok etmeyin!..

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Psikolojik Körlük

Görmek ya da görmemek işte bütün mesele burada…

Burada söz ettiğimiz körlük, bazı psikolojik hastalıklarda görülen psiko-patolojik körlük (fiziksel bir nedene bağlı olmayan ama gerçekten görme duyusunun geçici kaybı) anlamında değildir. Bu yazıda kullandığımız anlamıyla, psikolojik körlüğü olan kişi fiziksel olarak nesneleri görebilmekte ama ardındaki veya içeriğindeki dinamiği ve anlamı görememektedir. Fiziksel bir belirti olmadığından körlüğünün farkında da değildir. Sadece görsel imgelerin beynindeki fotoğraflarına bakarak onları kategorize etmekte ve bu yüzeysel algılamaya paralel yüzeysel reaksiyonlarını vermektedirpsikolojik körlük.

Doğadaki ve insanla ilgili her şey salt görüntülerinin ötesinde bir anlam içerirler. Hatta bazen görüntülerinden de farklı içerikte olabilirler. Konuşan birinin sadece ne söylediğine bakar, niçin bunu söylediğini düşünmezsek; karşımızdaki insanların nasıl göründüklerine odaklanıp, kim olduklarını anlamaya çalışmazsak; onların davranışlarının arkasında hangi duygu ve düşüncelerinin olabileceğini göremezsek; bize karşı gösterdikleri tutumların sadece bizde oluşturduğu duygulara göre hareket edip karşımızdakine özgü nedenlerini görmeye çalışmazsak; bize yönelik eylemleri sadece kendi istek, çıkar ve ihtiyaçlarımıza göre algılar ve tepki verirsek, karşımızdakinin de güdülerini hesaba katmazsak; veya bir ağaca, çiçeğe, kuşa, zürafaya yada bir nehre baktığımızda veya fotoğrafladığımızda, görsel güzelliğinin ardında evrenin, yeryüzünün ve bize de hayat veren varoluş öyküsünün cazibesini ve mükemmelliğini göremediğimizde; hayatımızı sadece temel ihtiyaç ve isteklerimizin karşılanması, çıkarlarımızın korunması ve olabildiğince çok maddeye sahip olma darlığında ve sığlığında yaşadığımızda …….vs. Eğer böyleyse psikolojik olarak körüz demektir. Ve işin kötüsü bunu bir göz operatörü de iyileştiremeyecektir.

Peki bir çaresi yok mu? Aslında var. Yeniden görme egzersizlerine başlamalıyız. Öncelikle aynanın karşısına geçmeli ve orada gördüğümüz kişinin sadece bir kafa, yüz, beden, güzel giysiler, bakımlı saçlar, kemerli bir burun, bembeyaz dişler, alımlı bakış veya pürüzsüz bir ten falan gibi şeylerle birlikte bunlardan daha öte bir varlık olduğunu; bir kimliği, benliği, kişiliği, duyguları, özlemleri, acıları, başarıları, yetenekleri, sırları, nefretleri, aşkları, tutkuları, hayalleri olduğunu da görmeliyiz. Onu anlamaya, dinlemeye, kavramaya, sevmeye çalışmalıyız. Bu kendimizle yapacağımız egzersizi sonra da başkaları üzerinde denemeliyiz ve ta ki gözlerimiz tam açılıncaya, her şeyi çok daha net görebilinceye kadar sürdürmeliyiz. Görüşünüzün bir kartal gibi yüksekten ve derin olmasını dilerim. Kolay gelsin.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Hayatın Şifreleri

Hayatın anlamı ya da anlamsızlığı üzerine kafa yoranlara ipuçları… hayatın şifreleri

Yazının başlığı okunduğunda gizem içeren bir yazı izlenimi vermiş olabilir. Aslında hepimizin genetiğinde gizeme, sırlara, bilinmeyene, esrarengiz olana bir eğilim, bir merak ve ilgi var. Ama bazılarımız bu konuda daha aşırı bir ilgi ve eğilim içinde olabiliyoruz. Hatta öyleki, hayatı anlamaya çalışırken de doğrudan değil de daha derinde ve gizemli bir açıklama arayışı içinde olabiliyor ve basit ve kolay olanı göremiyoruz.

Bu anlamda yazının başlığı da aslında bir ironik irdeleme. Önümüzde apaçık duranı görmek yerine, bilinmeyen şifreler arayışı içinde kayboluyoruz. Hayatımızın anlamı Da Vinci’nin şifreleri veya Süleyman’ın şifreleri gibi karmaşık şifrelerin içinde saklı olmak zorunda değil. Güneşin pırıltısı, ağacın gölgesi, bir su damlası, küçük bir öpücük, bir bebeğin gülücüğü, açlığımız, arzularımız, sınav notu, aşk acısı, üşümek, karanlık, yeni ayakkabımız, komedi… açık ve basit olarak önümüzde duruyor ve yapmamız gereken sadece onları görmek.

İşte hayatın şifresi çok açık; “hayatın anlamı onu yaşamaktır”. Olabildiğince kendimiz gibi, tutkulu ve yürekli…

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz