Kategori: Psikoloji-Kişisel Gelişim

Yalancının Mumu

Yalancının mumu

Yalan söylemek; hep yadsıdığımız ama bunu yaparken de yalan söylediğimiz bir gerçeğimiz!..

Yalanlar ve yalan söylemek; insanoğlunun vazgeçemediği, terk edemediği, hatta tarihsel ve kişisel süreçte geliştirdiği alışkanlıklarından birisi. Herkes bu kötü alışkanlığa sahip değil ama çoğumuzun yalanları var hatta kendimizin bile inandığı yalanlarımız. Bazen bilinçli bazen bilinçsiz yalanlar söylüyoruz. Yalan bazen bir çare, bazen bir umut, bazen bir çıkar, bazen bir kötülük ve bazen de bir iyilik taşıyor olabilir. Yalanın yol açtığı sonuca göre onu iyi veya kötü olarak, yararlı veya zararlı olarak kategorize etmek mümkün, ama bu oldukça göreceli bir durum; objektif bir sınıflandırma yapmak da her zaman olası değil.

Niçin yalan söyleriz? Yalanın söylenme nedeni kişiden kişiye, durumdan duruma değişebilir. Bazen, gerçeklerden korktuğumuzda; bazen gerçek, çıkarımıza uygun olmadığında; bazen gerçeği kabullenemediğimizde; bazen gerçeği özel nedenlerle saklama ihtiyacı duyduğumuzda vs. başkalarına ve kendimize yalan söylemeyi tercih ederiz. Ya da bir çoğumuz kendi iç çatışmalarını çözmek amaçlı olarak, egomuzun bir işlevi olan ruhsal dengemizi korumak çabasıyla, bir ruhsal savunma mekanizmasının ürünü olan yalanlarımıza inanırız. Bu bazen dengeyi sağlamak anlamında işe yarar (adaptif savunmalar), bazen de işe yaramazlar (non-adaptif savunmalar). Bir de tabi patolojik boyutta bir yalan söyleme alışkanlığından söz edebiliriz, bunun ayrıntısına burada girmeyeceğim, ama bunun bir yalan söyleme bozukluğu / hastalığı olduğunu ve psikolojik tedavi gerektirdiğini belirtmeliyim.

Yalan tüm dinler ve insan yaşamına dair oluşmuş tüm ahlaki öğretiler tarafından da yanlış ve kötü olarak görülür; bu bugün varlığını sürdüren hemen tüm toplumların (dini referansı olsun olmasın) ahlaki yaklaşımlarında hoş görülmeyen, kabul edilmeyen ve hatta bazen sert biçimde cezalandırılan bir eylemdir. Ancak ne var ki bu sistemsel tutum ve yasalar dahi yalanı ortadan kaldıramamaktadır; bu sistemlerin uygulayıcıları da, otoriteleri de yalan söyleyebilmektedirler. Öyleyse şunu söyleyebilmeliyiz; evet yalan iyi bir şey olarak görülmeyebilir, ama insana (veya zeki varlıklara) ait, onu tanımlayan özelliklerinden biridir; ‘insanoğlu yalan söyler’.

Bu konuda ne yapabiliriz? Genel anlamda yukarıda ki durumu değiştiremeyeceğiz; insanlar yalan söylemeyi sürdürecekler. Ancak kişisel anlamda bir şeyleri değiştirebiliriz. Hiç yalan söylememek belki ulaşılması zor bir hedef, belki de olanaksız. Ama en azından büyük veya kötü yalanlardan (başkalarını aldatmaya yönelik, birilerinin zarar görmesine neden olacak, başkalarının hakkının yenmesine yol açan vs. yalanlar) öncelikle kurtulmalıyız. Bu tür yalanlarımızın kötü sonuçlarının öyle ya da böyle bize de dönebileceğini öngörebilmeliyiz. Geriye kalan küçük, zararsız veya daha az zararlı olanları da (hani ‘beyaz yalanlar’ deriz ya..) adım adım yaşamımızdan uzaklaştırmaya, her geçen gün bu anlamda arınmaya, yalanlarımızdan kurtulmaya çalışmalıyız.

Bunu yapmamızın ilk nedeni şu olmalıdır; öncelikle kendimiz için yararlı bir şeyler yapmış olmak; daha sağlıklı (ruhsal ve bedensel), daha huzurlu, daha kendiyle barışık, daha kendini sevebilen ve daha çok kendine saygı duyan birisi olabilmek için; dolayısıyla daha mutlu bir insan olabilmek için. İkinci nedeni ise; sosyal bir varlık olmamız ve bunun getirdiği sorumlulukla ilgili; daha saygın, daha güvenilir, daha sevilen, kabul ve onay gören biri olabilmemiz için ve ayrıca bizi kimse zorlamasa da; başkalarını da (sadece ailemiz, yakınlarımız ve dostlarımız değil, hayatımızda olan herkesi de) kapsayan bir ‘dürüstlük aura’ sının oluşması için, bunun bize getireceği ruhsal hazzı alabilmek ve insanoğlunun tarihsel pozitif gelişimine katkıda bulunabilmek için de bu çabayı göstermeliyiz. Kusursuz ya da mükemmel olmaktan söz etmiyorum. Bunu yapamayız, ama olabildiğince dürüst olmaya çalışmamızın bizi daha mutlu ve huzurlu biri yapacağını savunuyorum sadece.

Tabi bir de ‘yalancının mumu yatsıya kadar yanar’ özdeyişi var, bunu da unutmamak lazım!. Aslında bu konuda bir çok güzel özdeyiş, mesel ve hikaye var; doğruluğun iyi bir şey olduğunu anlatmaya çalışan. Ama bir çok ruha ulaşamıyor mesajlar. Ayrıca bazı yalanların (beyaz) iyiliğe yol açabildiği, yararlı olabildiğini de söyleyebiliriz; bu anlamda söylenen yalanın o kadar da kötü bir yanı yok belki. Yani kabul etmemiz gereken şu ‘gerçeği’ tekrar vurgulamalıyım sanırım; ‘insanoğlu yalan söyler’. Yani öyle ya da böyle, küçük ya da büyük, istisnasız hepimiz yalan söyleriz. Yoksa siz hiç yalan söylemiyor musunuz?!.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Duyguların Tutsaklığı

Duyguların tutsaklığı

Duygularımızı saklarken, aslında onlara ne yaptığımızı biliyor muyuz?!..

Duygularımız, yaşadığımız içsel ve dışsal olay ve durumlar karşısında oluşan ruhsal tepkilerimizdir. Örneğin; sevinmek, öfkelenmek, mutlu olmak, aşık olmak, nefret etmek, üzülmek, kıskanmak, korkmak, kaygılanmak, sıkılmak, neşelenmek ve bunun gibi bir çok duyguyu farklı sıklık ve düzeylerde yaşarız. İstisnasız hepimiz bu duygulanım sistemine doğal olarak sahibiz. Yani tüm insanların kaçınılmaz olarak yaşadıkları ortak bir olgu duygular.

Ancak duyguların ifade edilmesi, yansıtılması aşamasında ise insanlar birbirleriyle önemli ölçüde farklılıklar göstermektedirler. Herkes duygularını aynı oranda dışarı vurmuyor; kimi insan tüm duygusal yaşantısını paylaşmayı ve ifade etmeyi seçerken, kimi bunu daha az yapıyor ve kimi insanlar da neredeyse duygularını hiç dışarı vurmamayı seçiyor. Yada bu bir çoğu için bir seçim de değil; bunu yapamıyor. İşte o zaman ‘duyguların tutsaklığı’ başlıyor. Öfkelerimiz, korkularımız, nefretlerimiz, kaygılarımız yada sevinçlerimiz, mutluluklarımız, aşklarımız.. gizli kalıyor, ortaya çıkamıyorlar ve biz onları engelliyor, hapsediyoruz. Bu duygularımız belleğimizde bir süre sonra silikleşiyor ve bazen siliniyorlar. Ama bizi asla tam olarak terk etmiyor, yok olmuyorlar. Belleğimizden uzaklaşsalar da ruhsal yapımızın daha derinliğinde varlıklarını sürdürüyorlar ve dışarı çıkabilmek için bekliyor ve fırsat kolluyorlar. Biz izin vermedikçe daha da gerginleşiyorlar ve negatifleşmeye başlıyorlar. Bu tutsaklığı hak etmediklerini biliyorlar ve özgür olmak istiyorlar. Bazen farklı ve dolaylı yollardan dışarı sızma fırsatları buluyorlar ama bu gerilimlerini tam olarak sona erdiremiyor. Zaman içinde negatif bir enerjiye dönüşüyorlar ve işte en kötüsü orada başlıyor; adeta kaynayan bir zehre dönüşüp içten içe bizi zehirlemeye başlıyorlar. Biz bu zehirlenmenin sonucunu bir ruhsal bozukluk veya bazen fiziksel bir hastalık olarak yaşıyoruz, asıl nedenini anlayamadan. Duygular tutsaklıklarına isyan ediyor ve ilk tutsak oldukları andan daha güçlü ve agresif bir biçimde kurtulmaya, özgür olmaya çalışıyorlar, bazen yakıp yıkarak.

Bunu anlamalıyız, duygularımızın sesine kulak vermeliyiz. Onları dışa vurmayışımızın nedeni ne olursa olsun; ister kendine güvensizlik, ister pasif kişilik yapımız, ister dışa vurmaktan korkmamız, ister davranış alışkanlığı vs. ne olursa olsun bu engeli aşmaya çalışmalı ve duygularımızı içimizde tutmaktan, onları tutsak etmekten vazgeçmeliyiz. Onlar bizi daha doğru anlatacak olan ve ruhumuzun özgün ürünleri; dürüstçe ve cesurca ifade edilmek üzere bekliyorlar. Asıl yerde, asıl zamanda ve asıl kişilere, olduğu gibi ifade edilmek istiyorlar. Ertelenmeye, bekletilmeye yada engellenmeye fazla tahammülleri yok, oluştukları anda dışarı çıkmak istiyorlar. Var oluşumuzun en önemli unsurlarından biri olan duygularımızı içimizde tutmaya çalışmak hem var oluşumuza, hem de ruhumuzun doğasına karşı durmak anlamına gelmiyor mu? Öyleyse duygularımızı tutsak etmeyelim ve olabildiğince dışa vuralım onları, dürüstçe ve cesurca.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Kadın Rolleri

kadın ve kariyer

Kadın ve yaşamdaki rolleri; üzerinde yeniden düşünmeye ve sorgulamaya değer belki…

Dünyadaki en akıllı canlı varlık olan insan türünün, iki cinsinden biri olarak var olan kadın; ilk kadından bu güne kadar zihinsel, ruhsal ve sosyal önemli değişimler geçirmiş ve günümüz dünyasında farklı yaşam rollerini üstlenen bir varlık haline gelmiştir.

Öncelikle kadının temel rollerine bakarsak, bunlar; doğurganlık başta olmak üzere ‘cinsel rolü’ ve dünyaya getirdiği çocuğunu koruma, besleme ve bakımını içeren ‘annelik rolü’dür. Bu temel roller aynı zamanda kadının içgüdüsel olarak sahip olduğu rolleridir, yani sonradan öğrenmeyle veya tercih edilerek alınan roller değildir. Bu rolleri üstlenmeyen veya yadsıyan, reddeden kadında fiziksel ve ruhsal sorunlar yaşanma olasılığı çok yüksektir.

Yani anlaşılacağı üzere kadının doğal içgüdüsel yönelimle sahip olduğu rolleri vardır ve bu rollerin gerçekleşmemesi kadında sorunlara yol açar.

Bu temel rollerin üzerine eklenmiş olanlar ise; ‘eş rolü’, sonra eş ve çocuktan oluşan ailenin barındığı mekanın, bakım ve işlerini (ev işleri dediğimiz işler) içeren ‘ev kadını rolü’, sonra da bizim sosyo-kültürel yapımız ve benzeri toplumlardaki ‘gelin rolü’dür. Bu roller de içgüdüsel olmasa da evlenen her kadın için hemen hemen kaçınılmaz rollerdir.

Ancak bunlarla da bitmiyor tabi. Günümüz kadını artık iyi bir eğitim almak, istediği bir mesleğe sahip olmak veya ilgi ve becerisi olan herhangi bir alanda çalışmak, iş yaşamının içinde olmak istiyor, yani ‘çalışan kadın rolü’ yukarıdakilere ekleniyor. Bu rol sadece kadının istemesiyle değil tabi, bazen zorunluluklar nedeniyle de üstlenilebilen bir rol.

Tüm bu rollerin dışında bir de sosyal roller var; komşuluk rolü, bir dernek, vakıf, cemaat veya farklı bir toplumsal oluşumun dahilinde alınan roller vs. Bunlar da çoğunlukla bir zorunluluk olmayan, tercihe ve ilgilere bağlı olarak üstlenilen rolleri kadının.

Kadının rollerini kısaca özetlemiş olduk. Her kadın tabi ki bu rollerin hepsini üstlenmiyor; farklı tercihlere, farklı önceliklere, farklı düzeylere ve farklı rollere sahipler.

Bu bağlamda ifade etmek istediğim aslında şu; her kadın üstlendiği bu rolleri yeterli düzeyde gerçekleştiremiyor veya bir rolüne gereğinden fazla önem verirken bir diğerini aksatıyor. Fazlaca üstlendiği rollerin getirdiği görevlerin baskısı bazen kadını tüketiyor. Yanlış öncelikler, yanlış seçimler mutsuzluk da getirebiliyor.

Bu roller içinde herkes istediği rolü veya rolleri almakta serbest. Ancak bunu yaparken bazı ölçütlerin hesaba katılması gerek. Bunlardan en önemlisi bizi mutlu edip etmeyeceği. Sonuçta hepimiz içgüdüsel olarak mutlu olma isteği ve eğilimi taşıyorsak, eylemlerimizin de bu yönde olması gerekir.

Örneğin, kariyer rolü üstlenen ve bu nedenle örneğin annelik rolünü aksatan bir kadının uzun vadede mutlu olma olasılığı artıyor mu azalıyor mu? Bana göre azalıyor. Çünkü bugün psikologlar olarak biliyoruz ki; özellikle anne sevgi, ilgi ve yakınlığından yoksun kalan insanlar mutsuz ve verimsiz oluyorlar, hatta bir çoğu depresyon başta olmak üzere bir çok psikolojik sorunla karşı karşıya kalabiliyor. Ayrıca çocuğuna yeterli sevgi, ilgi, zaman verememesi annenin kendisini de ruhsal olarak olumsuz etkiliyor.

Çalışan veya kariyer peşinde koşan herkes için aynı şeyi söyleyemem tabi, ama annelik rolünü aksatmadan, önceliğin bu olması gerektiğini bilerek rollerini dengeleyen kadınların kendileri de çocukları da daha mutlu ve uyumlu olmaya adaylar.

Bu söylediklerimden kadının çalışmasına, iş ve sosyal hayat içinde olmasına karşı olduğum gibi bir anlam çıkmaz umarım. Burada vurgulamak istediğim şu ki; kadın temel rollerini yeterince umursamaz, bunları hakkı ve layıkıyla üstlenmez ve diğer rollere bunlardan daha fazla önem ve çaba gösterirse bu mutsuzluk getirebilecektir.

Çevremde ve mesleğim dolayısıyla tanıdığım bir çok insanın ne yazık ki bu tür öncelik hatası yaptığını görüyorum. Sonra da bu yüzden çıkan sorunlarla uğraşıp duruyorlar. Yaşamdan istediklerimizi daha geniş bir perspektiften bakarak yeniden ele alabilmeliyiz. Bizi ve ailemizi gerçekte neyin mutlu edeceğini yeniden görmeye çalışmalıyız.

Ve bir kadın üstlenmek istediği tüm rollerini yeniden sağlıklı bir öncelik sırasına koyarak ele almalı ve ona göre rollerini almalıdır. Gerektiğinde bir rolünden hiç düşünmeden vazgeçebilmeli veya erteleyebilmelidir. En önemlisi temel rolleri başta olmak üzere üstleneceği rolleri elinden gelen en iyi biçimde gerçekleştirebilmelidir.

Bir çok kadının bu yönde kendini revize ederek, içinde oldukları olası rol karmaşasını ortadan kaldırabilmelerini ve böylece cinsiyet kimliklerini daha da güçlü ve verimli hale getirebilmelerini umuyorum. Naçizane bir çağrı ve bir umut sadece..

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

“Asker Gidecek, Geri Gelecek” mi?

Savaş

Askerlik görevine giderken bu genç insanlar ve onların yakınları, geri gelmek ya da gelmemek üzerine de düşünüyor ve konuşuyorlar artık!

Bugünlerde, toplumsal duygu yoğunluğumuzun da artmasıyla asker uğurlamaları daha bir coşkulu ve duygulu olmaya başladı. Son dönemde ülkemizde artarak yaşanan terör ve şiddeteylemlerinin getirdiği acılar, sınırın ötesinde askeri bir harekat yapılması olasılığı ve kabaran milliyetçi düşünce, bu duygu yoğunluğunu artıran en önemli nedenler. İnsanlar çocuklarını, eşlerini, nişanlılarını, sevgililerini, arkadaşlarını, tanıdıklarını askere gönderirken bir ‘hüzün’ yaşanır. Bu doğaldır, çünkü uzunca bir süre ayrılık söz konusudur, hem de bir çoğu için ailesinden, sevdiklerinden ilk ayrılıktır bu. Askeri gönderirken yapılan uğurlama törenlerinde; “asker gidecek, geri gelecek”, “en büyük asker bizim asker” diyerek, bir nebze olsun bu hüzün dağıtılmaya ve askere gidecek olan gence de moral destek verilmeye çalışılır. Bunun tehlikeli olacak davranışlarla ve aşırı abartılı biçimde yapılmasını hiç hoş görmemekle birlikte az önce ifade ettiğim nedenlerle yararlı bir işlevi olduğunu da düşünmekteyim.

Ancak son dönemde artık daha farklı duygular var askerler gönderilirken; öfke, nefret, intikam… gibi. Hüzün duygusunun üstüne çıkmış durumda bu duygular. Uğurlamalarda, uğurlayanların sözleri ve davranışları daha agresif. Askere gidenler de aynı duygu durumu içinde ve “şehit olmaya gidiyorum”, hatta “şehit olmak istiyorum” diyorlar televizyon mikrofonları uzatıldığında. Bir feda olma, feda edilme, adanma psikolojisi hakim zihinlere. Bu durum belki bir yanıyla; insanların ülkesine ve ulusal değerlerine olan bağlılığını, gerekirse ulusal idealler uğruna hayatını bile verebileceğini gösteren yanıyla övülmeye, takdire değer bulmamız gereken bir tavır, ama diğer taraftan da hüzün ve acı verici. Bir insanın çocuğunu vatan için ölsün diye göndermesi veya gidenin ölmek için gidiyor olması, o kadar kolay ve sırf hamasi atıflarla açıklanacak bir durum değildir. Ve ölüm her nerede ve her ne sebeple olursa olsun acı vericidir. Hatta genç insanların ölümü, daha da zordur insana. Neresinden tutarsak tutalım ölümün, elimiz yanar, en kahramanımızın bile. İnsan olmaya dair, inkar edemeyeceğimiz bir gerçeğimizdir ölümden acı duymak.

Politika ve askeri konular uzmanlık alanım değil, dolayısıyla bu yazıda amacım da bu konularla ilgili ahkam kesmek değil elbette; ancak yaşananların insani, psikolojik yanına dikkat çekmektir. Sosyal boyutuyla, algımızın daha derin olması gerektiğini vurgulamaktır. Öncelikle hangi düşünce veya ideoloji kaynaklı olursa olsun hepimizin şiddete, terörizme karşı çıkmamız gerekir. Bunu engelleyecek, önleyecek ne varsa hepimiz kendi alanı içinde elinden geleni yapmalıdır. Özellikle demokrasi, özgürlük, insan hakları vs. söylemlerini dillerinden düşürmeyen bazı malum politikacıların terörü (ki hala tanımlamakta zorlanıyorlar sanırım) açık bir biçimde karşılarına almaları gerekiyor. Irkı, dili, dini, kökeni ne olursa olsun insanı öncelikle insan olarak gören bir anlayışın da ırksal milliyetçiliğin önüne geçmesi gerekiyor. Bir toplum içindeki tüm farklılıkların, birbirinin varlıklarına ve haklarına saygı duydukları sürece, insan olma temelinde ortak bir hoşgörüye sahip olmaları gerekiyor. Bu anlayışın o toplumun ortak aklının zeminini oluşturması gerekiyor.

Dünya da keşke savaşlar, şiddet, terör olmasa, acılar, yoksulluklar olmasa, açlık, sömürü olmasa, haksızlıklar vs. olmasa. Keşke hiç kötülükler olmasa, … olmasa, … olmasa. Ama ne var ki, bunların hepsi var ve belki insan var oldukça da olacak. Bunun karşılığında toplumsal, siyasi, askeri reaksiyonlar olması da doğal. Askerin, silahın var olmasına karşı çıkmak bu bakımdan anlamsız. Askerlik yapmayı da bu bağlamda bir vatandaşlık görevi olarak, bir toplumsal sorumluluk ödevi olarak görmek gerekir tabi. Gerektiğinde ölümü de.

Ancak birer insan olarak; hepimizin, aslında ölümün, öldürmenin karşısında olmamız gerekmez mi? Doğal nedenler dışında, her türlü ölümü engelleyecek önlemleri almamız gerekmez mi? Ölümü istenen bir şey olarak görmememiz gerekmez mi? Bir insan yaşamının çok ama çok değerli olduğunu tekrar tekrar kendimize söyleyebilmeliyiz. Ölüm nihayetinde kaçınılmaz, ayrıca gerekli olduğunda değer verdiğimiz şeylerin uğruna ölmeyi göze almak da takdire değer, ama ölmeyi istememeliyiz, isteyemeyiz; ve öldürmeyi de istememeliyiz. Yaşamı istemeliyiz tüm kalbimizle ve aklımızla, insan doğasının gereği bu aynı zamanda. Yaşamı değerli ve korunması gereken en önemli şey olarak görmüyor musunuz yoksa?

Hepimiz önce bir insan olduğumuzu, ve bu insan olma kavramının içini dolduran unsurların sorumluluğunu da taşıyor olduğumuzu kendimize hatırlatmalıyız. Ve bir insan olarak geliştirdiğimiz iç vicdanımıza yeniden danışarak ve onun sesini duymaya çalışarak, böylelikle ortaya çıkmasını sağlayacağımız toplumsal vicdanımızı tüm öfke ve acı dolu reflekslerimizin önüne geçirmeye çalışarak, yaşamı, yaşamayı ve yaşatmayı istemeliyiz. Askerlerimizin de ölmesini değil, sağ dönmesini istemeliyiz. “Asker gitsin, ama geri gelsin” insan olma onuruyla. Artık hiç kimsenin böyle acılar yaşamaması dileklerimle.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Stres Canavarı

Stres

İnsanlık tarihi boyunca insan için en önemli sorun kaynaklarından biri olan ‘stres’ den söz etmek istiyorum. Stres kavramı farklı bilim dallarında farklı biçimde kullanılıyor olsa da, ben psikolojik stres kavramından söz edeceğim. Psikoloji alanında geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından itibaren henüz tanımlanmaya başlayan stres olgusu, insanyaşamı ve sağlığını ruhsal ve bedensel olarak inanılmaz ölçülerde olumsuz etkileyebilmektedir. Bu haliyle şu an olduğundan daha fazla ciddiye almamız gereken bir olgu olduğunu vurgulamalıyım.

Öyle ki, stres kronik bir karakter kazandığında, önemli ruhsal sorunlara yol açmakla birlikte, bedenimizdeki; sindirim, dolaşım ve solunum sistemi ile ilgili bozukluklara neden olabilmekte, ayrıca bağışıklık sistemimizi zayıflatarak daha bir çok bedensel hastalıklar için de zemin hazırlayabilmektedir.

Bir çoğumuz belki bu riskin farkında değiliz ve sağlığımızı tehdit eden bu önemli faktörü görmezden gelebiliyoruz. Böylece de aslında kaynağı stres olan bir çok rahatsızlık belirtileri nedeniyle önemli ölçüde parayı da bedensel hastalık endişesi ve sanısıyla tahlil ve tetkiklere harcayabilmekteyiz. Yani bizi ekonomik olarak da zayıflatmayı başarıyor bu canavarımız.

Yeryüzünde yaşayan insanların hemen hepsi farklı oranlarda da olsa stresin etkisinde kalmaktan kurtulamıyor. Günümüzün ‘gelişmiş’ yaşam koşulları, modern yaşam, iş yaşamı, teknoloji vb. alanlarındaki ilerleyişler, insan yaşamını bazı bakımlardan olumlu yönde etkilemekle birlikte, ne yazık ki insanlar üzerindeki stres oluşturucu etkisi de o oranda artmaktadır. İnsanların yaşadıkları sosyal, kültürel, ekonomik ortam ve buna benzer kişiye ait tüm çevresel ve dış faktörlerle birlikte, genetik yapıları, kişilik özellikleri nedeniyle strese yatkın olup olmadıkları da onların stresten ne boyutta etkilendiklerini veya etkileneceklerini belirleyen faktörler arasına giriyor.

Günlük yaşantımızda karşılaştığımız sorunlar, engeller, zorluklar, açmazlar, çatışmalar, kararsızlıklar; zaman baskısı, hedefe, başarıya ulaşma çabaları, şüpheler, kaygılar vs. gibi sayabileceğimiz bir çok sıkıntı bizi, insandan insana değişen ölçülerde stres ile karşı karşıya bırakıyor. Böylece çözülmesi daha güç ruhsal ve bedensel problemlerin oluşmasına katkı yapıyorlar.

Bazen de bu sorunları çözmeye çalışırken biz onları iyice bilmeceye çevirip bir kaos ortamına dalıyoruz. Bizi daha da zorlayacak yeni cenderelere kendi elimizle girip, ne yazık ki stres canavarına teslim oluyoruz.

Ruhsal işlevlerimizin ve psikosomatik etki ile de bedensel işlevlerimizin bozulmasına, dolayısıyla tepeden tırnağa bir çok rahatsızlığın ana nedeni olarak karşımızda duran stres canavarı ile işimiz zor. Ancak oluşum nedenlerini ve beslenme kaynaklarını bildiğimiz bu canavarı alt edebilmek veya en azından olumsuz etkilerini minimuma indirebilmek mümkün.

Öncelikle stresi ciddiye almak ve hem yaşam koşullarımız ve yaşam tarzımızı hem de yaşam olaylarını algılama biçimimizi değiştirebilmeye yönelik sistemli bir çaba gerekiyor. Hepimiz yaşamımızdaki stres kaynaklarımızı görmeye çalışıp, bunları azaltacak veya ortadan kaldıracak önlemleri almaya, eğer stresimizin en önemli kaynağının kendi yapımız, strese yatkın kişiliğimiz olduğunu fark ettiğimizde de bu konuda değişim sağlamak için bir çaba içinde olabilmeliyiz.

Bu konuda çokça yazılmış kitap vb. yayın bulabilir, bunlar yardımıyla stresinizi yönetmeyi, üzerinizdeki zararlı etkileri azaltmayı başarabilirsiniz. Ya da en azından bilinçlenmiş olarak bu canavarla mücadele etme gücünüzü artırabilirsiniz. Bireysel çabalarla başa çıkamayacağınızı düşündüğünüz durumlarda ve daha köklü kişisel değişimlere gerek duyduğunuzu düşündüğünüzde, bu canavar sizi kalıcı ve ağır ruhsal ve bedensel sorunlara götürmeden mutlaka bir uzmandan psikolojik destek almayı düşünmelisiniz. Size uygun olacağını düşündüğünüz anti-stres programlarından da yarar görebilirsiniz.

Daha mutlu, huzurlu ve verimli, başarılı bir yaşam sürebilmenin ön koşullarından birinin stresin olumsuz etkilerinden kurtulmak olduğuna, bu temel konuda sağlayacağınız değişim ve gelişimin ruhsal ve bedensel sağlığınızı uzun vadede korumanıza, daha sağlıklı ve kaliteli bir yaşam düzeyi elde etmenize katkıda bulunacağına inanmalısınız.

Stressiz günler..

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

İnsan Yavrusu

İnsan yavrusu

Biz onlara kısaca ‘bebek’ de deriz. Bunlar yaklaşık dokuz ay kadar bir süre anne karnında beslenip büyüdükten sonra, dışarı çıkmaya karar verirler. Bu kararı verirken de kimseye danışmazlar ve bazen de öyle olmadık zamanda çıkmak isterler ki, bekleyenlerin eli ayağına dolaşır.

Neyse, böylece doğum dediğimiz olayla dünyaya gelirler ve çok özel bir karşılama onları bekler. Törensel ve olağanüstü hazırlıklar yapılmıştır, onun gelmesi beklenmektedir. Doğar doğmaz avazları çıktığı kadar bağırıp ağlarken gösterilen ilgi yetmezmiş gibi daha da fazlasını bekler gibidirler.

Çoğu, planlanmış özel ilgi ve koruma görürler. İnsanlar onların rahat etmesi için durmaksızın koşturup çabalamaktadırlar. Ama bu ilk ilgi ve hizmetler onlara yeterli gelmemektedir ve daha fazlasını beklemektedirler.

Mutlaka düzenli beslenmeleri ve pervasızca altlarına yaptıklarında temizlenmeleri gerekir. Yoksa yaygarayı kopartıp, avazları çıktığı kadar bağırırlar. Bunlar olurken onlar kendilerine bakanları hiç mi hiç düşünmezler. En olmadık saatlerde ağlayıp sızlanırlar, sürekli yeni sorunlar çıkarırlar ve ‘hizmetkarları’nın yorgun mu, uykusuz mu olduğunu hiç dikkate almazlar. Varsa yoksa kendileri ve ihtiyaçlarıdır. Başka hiçbir şey umurlarında değildir.

Yine de bu hizmetkarları ona hizmet ve saygıda kusur etmemek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Arada bir hizmetkarlarına şirinlik gösterileri yaparak onların yılgınlıklarına engel olmaya çalışırlar ve bunda da başarılı olurlar.

Onu görmeye gelen, takdir ve tebriklerini sunmaya gelen başka insanlar da olmaktadır sıklıkla. Ama ‘yüksek huzurlarına’ gelmiş olan bu kişilere konukseverlik etmek gibi bir takım kaygıları yoktur. Altlarına yapmaya, yakınmalarını ağlayıp bağırarak hatta bazen çığlıklar atarak bildirmeye devam ederler. Hatta bazen konukların güzelim giysilerini salya sümük veya kusmuk içinde bırakmaktan da hiç çekinmezler.

Kendileri ya da başkaları için hiçbir şey yapmaya niyetleri yoktur, kıllarını bile kıpırdatmazlar, hep beklerler. Hoş, hizmetkarlarının da bu durumdan pek yakındıkları olmamaktadır. Bu kadar bencil, anlayışsız, görgüsüz ve ilkel davranmalarına rağmen, herkes onlara ilgi göstermek, istek ve ihtiyaçlarını eksiksiz olarak yerine getirmek için adeta yarışmaktadırlar.

Bu durumu anlamak biraz zordur, yani en azından mantıksal boyutunu anlamak zordur. Bu hizmetkarlarının her şeye rağmen böyle aşırı özverili ve olağanüstü sabırla davranmalarının altında acaba birtakım yarar veya çıkar umuyor olmaları mı söz konusudur? Ne gibi bir çıkar umuyorlardır ki böyle aşırı bir hoşgörüyle hizmetlerine devam etmektedirler? Mantıkçı bir yaklaşımla bu sorulara tatmin edici, açıklayıcı yanıtlar vermek güçtür.

Peki bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Öncelikle bu alışverişin mantıksız olduğunu, akılcı bir alışveriş olmadığını vurgulayalım. Öyleyse bunu açıklayacak başka bir yol bulmalıyız. Yoksa bu insan yavrularına gösterilen tutumlar oldukça saçma gelecektir bize. Daha da önemlisi, zaten bir bebek yapmayı istemek, onları dünyaya getirmek bile tamamen aptalca görünebilir gözümüze. Ne diye dertsiz başımızı derde sokalım ki?

İşte hayata sadece mantıksal veya rasyonellik boyutuyla baktığımızda bunu açıklayamadığımız ortada. Sadece bir bebek yapmayı, onu büyütmeyi değil, hayatımıza dair daha bir çok eylem ve süreci bu boyutta anlamlı kılmamız mümkün değildir.

İşte duygularımızın ve temel güdülerimizin, bize verilmiş olan o en değerli armağanların önemi bir kez daha ortaya çıkmış oluyor. Bebeğe duyduğumuz, sevgi, merhamet duyguları ve korumaiçgüdümüz olmasaydı bu ‘eziyete’ katlanabilir miydik acaba? Sanmıyorum.

Ancak bunlara sahip olduğumuz için o insan yavrusunun bir gülücüğü bile bizim bütün yorgunluk ve sıkıntılarımızı kolayca unutturabiliyor, hiçbir karşılık beklemeden verebiliyoruz. Bu gerçekten paha biçilemez bir değer bizim için, tıpkı bebeklerimiz gibi.

Hamurumuzun mayasındaki olmazsa olmaz duygularımızın eşsizliğini, vazgeçilemez önemini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmadan, bunları dışlamadan yaşayabilmeliyiz her anımızı. Akıl ve mantık bizim sadece çok önemli araçlarımız olmalı, gerektiğinde doğru biçimde kullandığımız, yoksa bize hükmeden efendilerimiz değil.

Bebekler, bize o kadar çok şey öğretiyorlar ki…

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Ergenlik Dönemi Nedir?

Ergenlik Dönemi

Ergenlik dönemi birçok boyutuyla çok kapsamlı ve ayrıntılı ele alınabilecek bir konudur. Ama ne yazık ki uzun yazı ve kitap vb. yayınları birçok kişi okumuyor. Ancak bu gelişimsel döneme dair ben de dahil birçok meslektaşım farklı yollarla çok soru alıyoruz. Bu dönemle ilgili kısa spot bilgilendirmelerin de işe yarayabileceğini düşünerek yazdığım bu kısa bilgi yazısının ilgilenenlere genel bilgiler verme açısından yararlı olmasını umarım.

Ergenlik dönemi, hemen her bireyin hafif veya bazen ağır sorunlarla geçirdiği ve bio-psiko-sosyal önemli değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Bu dönem yaklaşık 9-13 yaşları arasında başlayan ve 17-20 yaşlara kadar süren bir gelişim ve değişim sürecidir. Kızlarda erkeklere oranla 1-2 yıl daha erken başlayabilir ve yine daha erken tamamlanır. Bu yaş aralıkları gelişimsel psikolojiye göre saptanan ortalama yaklaşık yaş ve sürelerdir, bir çok değişik faktöre göre değişkenlik gösterebilir.

Bu dönemde sorunlar yaşanmasının en temel nedenlerinden birisi çocuğun ergenlik dönemiyle birlikte bedeninde meydana gelen biyolojik (hormonal, fizyolojik, anatomik) değişimlerdir. Bir diğer temel neden de yaşanan psikolojik değişimlerdir; çocuk; çocukluk döneminden çıkmak, kendi kimliğini oluşturmak, özgün ve farklı birisi olduğunu göstermek gereksinimi içindedir. Kendine özgü tutum ve davranışlar geliştirmeye ve daha önce mutlak doğrular olarak kabul ettiği, ebeveynlerin tutum ve düşüncelerini reddetmeye başlar. Sorunların üçüncü temel nedeni de çocuğun artık eskisinden daha çok önemsediği kendi sosyal alanı içinde onaylanmak, kabul görmek, beğenilmek, önemsenmek gereksiniminin bu dönemde daha da öne çıkmasıdır.

Bu yukarıda söz edilen değişimlerin ergen üzerinde oluşturduğu olumsuz etkiler onun bir takım sorunlar yaşamasına neden olmaktadır. Bu sorunlar ciddi uyum problemlerine yol açabilir. Bu sorunların başında anne-baba ve diğer büyükleriyle çatışma içinde olması gelir. Bir diğer sık rastlanan sorun da arkadaşları ve diğer sosyal çevresi tarafından kabul, onay ve beğeni görme konusundaki aşırı hassasiyetten dolayı yaşadığı; bazen aşırı alınganlıkla, bazen gereksiz ödünler vermekle, bazen de kendini beğenmeme vb. ile gözlemlenen problemlerdir. Bu dönemdeki psikolojik sorunların başında azımsanmayacak oranlarda (yaklaşık 10 ergenden 3-4’ü gibi) bir klinik depresyondan söz edilebilir.

Bu dönemin hiç sorunsuz atlatılması pek olası olmamakla birlikte, hem ergenin kendisinin hem de ebeveynlerinin ve ergenle ilişkisi olan diğer büyüklerin çabaları ve doğru yaklaşımlarıyla daha az sorun yaşanarak geçirilmesi olanaklıdır. Ergenin bu dönemde yaşayacağı değişimler ile ilgili bir farkındalık kazanması, bu konuda bilgilenmesi ve duygu, davranış ve tutumlarıyla ilgili bir “içgörü” kazanması sorunların azalmasında önemli yararlar sağlayabilmektedir. Ebeveynlerin de ergeni aileye yeni katılan bir bireymiş gibi yeniden tanımaya ve anlamaya çalışarak, onun farklı kişilik özellikleri olabileceğini ve diğer farklılıklarını kabul edebileceğini göstererek, yeterli hoşgörü ve esnek anlayışla ve “empati” kurmaya çalışarak ve en önemlisi sevgiyle yaklaşması bu dönemdeki sorunların en aza inmesine yardımcı olabilmektedir.

Hepimizin hayatında istisnasız bir kez geçtiği bu dönemde yaşanan sorunlar ciddi boyutlara ulaşmadıkça bir hastalık gibi görülmemeli; gelişim süreci içerisinde yaşanması gereken bir dönem olarak kabul edilmelidir. Ancak bu sorunlar önemli olumsuz sonuçlara yol açmaya başladıysa ki örneğin; iletişimde ciddi kopukluklar, yoğun içe kapanma, öfke nöbetleri, tutarsız ve ölçüsüz davranışlar, depresif belirtiler görülüyorsa öncelikle ergene karşı suçlayıcı ve eleştirici tutum göstermemeli, daha fazla beklemeden psikolojik danışmanlık ve gerekiyorsa da uygun psikoterapi hizmetlerinden yararlanılmalıdır.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Kişisel Psikolojik Gelişim

Kişisel Gelişim

Psikoloji bir bilim dalı olarak insanların kişisel gelişimlerine önemli ölçüde katkıda bulunan bir alandır. İnsan diğer canlılardan farklı olarak üstün bir zekaya, akla ve gelişim potansiyeline sahip bir varlıktır. Diğer canlılar varoluşlarından bu yana çevresel faktörlerin zorlaması dışında kendi iradesi ile hemen hiç değişim göstermeyen varlıklar olmasına rağmen insan bu anlamda onlardan ayrılmakta ve varoluşundan bugüne temel içgüdüsel ve yaratılış özellikleri dışında önemli ölçüde gelişim ve değişim göstermiştir. İnsanın psikolojik gelişimi sadece kuşaktan kuşağa gözlenen farklar biçiminde değil, bir insanın kendi kişisel yaşamı içinde de gözlenebilen farklar biçiminde olmaktadır.

Sahip olduğumuz akıl gücü bize daha üstün, daha güçlü, daha iyi, daha yetenekli, daha başarılı, daha erdemli, daha sağlıklı, daha mutlu olabilme fırsatları sunmaktadır. Ama eğer biz bu fırsatları kullanmak için bilinçli bir çaba harcarsak ve aklımızı pozitif yönde kullanabilirsek.

İşte kişisel psikolojik gelişim öğretileri ve fikirleri bunun için var ve bize sadece ilgi duymak, gelişime ve değişime açık olmak kalıyor. Bize verilen ‘insan olma’ değerini kavramak ve bu değeri daha yüksek bir değere ulaştırmak en önemli sorumluluğumuz olmalıdır.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz