Barbie Kuşağı

Barbie Kuşağı

BarbieYaklaşık olarak 1980’li (Türkiye’de) yılların başından bu yana, içten içe çocukların kişilikleri ve psiko-sosyal gelişimleri üzerinde önemli etkisinin olduğunu düşündüğüm bir konu bu ve belki birçok ebeveyn veya adayının ya da çocuk gelişimi ve psikolojisiyle ilgili insanların da dikkatini çekeceğini düşündüğüm için paylaşmak istiyorum.

Konumuz Barbie bebekler anlaşıldığı üzere. 1960’lı yıllarda Amerika’da piyasaya çıkan ve sonraki süreçte tüm dünyada popülerlik kazanan bir oyuncak Barbie. Ülkemizde de, 1980 öncesinde de belirli bir sosyo-ekonomik kesimin tanışmış olduğu, ancak 80’li yıllardan sonra (serbest pazar ekonomisine geçişle paralel) yaygınlaşan bir oyun materyali.

Adı bebek ama aslında kendisi bebek değil Barbie’nin; o genç bir kadın. Ama birçoğumuz bu ayrıntıyı hiç dikkate bile almamışızdır belki de. Barbie bebek için İngilizce kullanımını (Barbie doll) dikkate alırsak ‘baby’ (bebek, çocuk) değil ‘doll’ yani ‘oyuncak bebek’ terimi kullanılmakta yani oradan da yine ‘bebek’ (küçük çocuk) anlaşılmaktadır. Ama aslında yine İngilizce’de ‘genç, güzel kız’ anlamında (biraz argo) da kullanılan ‘babe’ kelimesi aslında Barbie için daha uygun bir tanımlama olurdu sanırım.

Barbie’nin profiline gelince; muhtemelen çalışmayan, dış görünüşüne çok önem veren, aşırı derecede bakımlı ve süslü, olağanüstü çeşitlilikte giysi ve aksesuara sahip, örneğin; yürüyüşe ayrı, alışverişe ayrı, sinemaya ayrı, plaja ayrı, yemeğe ayrı, sabaha, öğlene, akşama, geceye ayrı vs. her farklı aktivite için yine kendi içinde bol seçenekli giysi ve aksesuara sahip, yine muhtemelen; çamaşır, bulaşık, temizlik, yemek vs. gündelik işlerle de uğraşmayan, sürekli gezme, eğlenme ve alışveriş yapma halinde bir genç bayan bu Barbie. Ayrıca çocuğu falan da yok, annelik veya evlilik sorumlulukları da taşımıyor.

Bu profile bakınca; çocuklar için oluşturduğu rol model için pek olumlu düşünemeyiz sanırım. Üretmeden, çalışmadan aşırı tüketen bir model, kendi istek, gereksinim ve bakımı dışında sorumluluk almayan bir model. Ayrıca fiziksel olarak da –yaşaması olanaksız derecede zayıf ve orantısız- aşırı uç ölçülerde bir model. Anoreksiya gibi nevrotik yeme bozuklukları veya diğer immünal sistem hastalıklarına da davetiye bir yandan.

Çocuklar oynarken yaşamı öğreniyor, kişiliğini oluşturuyor ve geliştiriyor, sosyal rol ve ilişkilerinin, kimliklerinin temellerini atıyor. Bu nedenle oynadığı oyun ve oyun materyallerinin özellikleri son derece önemli, ayrıca ona katacağı değerler ve yargılar vs. açısından da oldukça önem taşıyorlar.

Örneğin; bir kız çocuk bir bebekle oynarken (gerçek bir oyuncak bebek) anneliğe ve anne sorumluluğuna dair değerleri kazanıyor veya sevgi, bağlılık, dürüstlük, paylaşım, özveri, sorumluluk, çalışkanlık vb. gibi diğer tüm pozitif değerleri, öncelikle anne-baba eğitiminin ve çevre etkilerinin yanında bu dönemdeki oyun ve oyuncakların özelliklerine bağlı olarak ediniyor.

Yaklaşık olarak 1975 ve sonrasında doğan ve Barbie bebek kültürüyle büyümüş olan kadın kuşağına ben ‘Barbie kuşağı’ diyorum. Hatta o kuşağın evlenmiş olanlarının çocukları da ikinci Barbie kuşağı olarak büyüyorlar. Bu kuşağın sıkı temsilcileri sürekli bir tüketim yarışı içinde ve benciller (tabi çoğunlukla babadan veya kocadan gelen maddi olanaklarla) ve hayatı sadece güzelleşmeye, beğenilmeye çalışmak, alabildiği her şeyi almak, sahip olmak olarak algılamaktadırlar. Ne yazık ki, ikinci barbie kuşağını da bu sığ hayat anlayışıyla yetiştirmektedirler.

Tüketim toplumunun tüm faturasını Barbie’lere yüklemek gibi bir niyetim yok tabi, ama Barbie’yi bu kuşağı tanımlayan iyi bir sembol olarak gördüğümü söyleyebilirim.

Ayrıca tabi bu tür oyuncaklar Barbie ile sınırlı değil, sonrasında çıkan Bratz ve benzeri bir çok türevlerini görmek mümkün. Çılgınca bir tüketim talebine karşılık gelen çılgınca da bir üretim ve pazarlama sistemi çalışıyor dünyada. Barbie’nin üreticisi Mattell şirketi ve diğerleri bu tür söylemlere kızıyorlardır ama gerçeği de görmekle yetinmeyip söyleyebilmek gerekiyor dejenerasyonu durdurabilmek için.

Bir de burada Barbie kuşağı deyiminden bayanları kastetmekle birlikte ki bunu yaparken kadınların çocuk yetiştirme ve eğitiminde rollerini daha önemli bulduğum için öne çıkarmaktayım. Bu bağlamda aslında erkekler için de bir ‘action-man kuşağı’ deyimini kullanabiliriz, aşağı yukarı aynı kronolojik döneme denk gelen. Ya da Power Rangers vb. gibi onlarca türevlerinin etkili olduğu erkek kültürünün de aynı kronolojik dönemde önemli bir rol model (hatta idantifikasyon / özdeşleştirme) simgesi olarak bu oyuncaklardan etkilendiğini söylemek mümkün.

Örneğin bu kuşağın temsilcisi çoğu erkeğin de karşılarında biraz sorun yaşadıkları kişilerle ilgili; konuşma, anlamaya çalışma, empati, diyalog, haklarına saygı, uzlaşma vb. gibi yaklaşımlardan uzak olmasının ve daha çok şiddete, kabalığa ve sığlığa dönük olmalarının altında yatan faktörlerden birinin de bu ‘action-man etkisi’ olduğunu söylemek sanırım hiç zor ve yanlış olmayacaktır.

Barbie kadınları ve Action-man erkekleri veya bu kuşaktan olmasa da çocuğunu bu materyallerin olumsuz etkilerinden koruyamayan ebeveynlerin yetiştirdikleri çocukların kişilikleri ve psiko-sosyal gelişimleri üzerindeki etkileri görebilmeliler ve o çocukların (ikinci kuşaklar) da yine birinci kuşak gibi tatminsiz, mutsuz, kibirli, bencil, sığ düşünen, kaba ve sağlıksız insanlar olarak yetişmeleri riskini ortadan kaldırmaya çalışmalıdırlar.

İçinde olduğumuz günümüz dünyasındaki ekonomik ve siyasi egemen modellerin bu tarz yaşamlar oluşturma konusundaki güçlü etkilerine rağmen gelişmeye açık ve akıllı insan modelinin istediğinde bu olumsuz etkilerden uzak kalabileceği ve sağlıklı çocuklar yetiştirebileceği alternatif yaşam modelleri ve vizyonları bulabileceğinden kuşkum yok. Ümit etmeye devam ediyorum, sevgili Barbie ve Action-man’lerimiz için bile.

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*