Dava

Dava


dava

DAVA

 

Ulusların, halkların, bireylerin bir ‘dava’sı vardır hep. Hayatlarına anlam veren bir ülkü, bir amaçtır bu onlar için. Viktor Frankl*’ın kurucusu olduğu ‘logoterapi’ ekolünün ana temasında olduğu gibi, bizi hayatta tutan da hayatımıza verdiğimiz, yüklediğimiz anlamlardır.

Her inanç sistemi bir dava güder. Örneğin Tanrı’ya inanan biri onun istediği gibi bir kul olmayı davası yapar. Esir düşen birinin davası özgürlüktür. İşgal altındaki bir ülkenin halkı, bağımsız ve özgür olmayı bir ulusal dava haline getirir. Bunu gerçekleştirmeye adar kendini. Ya da bir bilim adamının davası bir şeyi merak etmek, sormak, bilmek ve bulmaktır.

Dava bir hukuk terimi olmasına rağmen, insan için bundan fazlasını ifade eder. Yaşam amacı da bir davasıdır insanın ve onu amacından alıkoyacak engellerden davacı olur, engelleri yenip davayı kazanmaktır isteği. Bazen kazanır davayı, bazen de kaybeder.!

Mahkemede de öyle değil midir, bazen kazanır bazen kaybedersin. Davan ne kadar doğrular, gerçekler üzerine kurulmuşsa o derece kazanmaya yakınsındır, ya da değilse o derece uzak. Ama bazen haklı olsan da adalet yerini bulmaz, kazanamazsın. Bu da hayatın bir cilvesi işte.! Bir davaya baş koysan da, inansan da, çabalasan da olmayacağı varsa olmaz.

Yine de güzeldir çabalamak, davası için mücadele etmek. Engelleri aşıp, yılmadan bir davanın peşinden koşmak. İnsana hayatı anlamlı kılmasının yanında, hayata hükmedebilme inancı da verir ona. Umut hayatın en önemli yakıtlarından biridir. O olmazsa ne dava kalır hatta ne bir hayat. Boşa kürek çeken kayıkçı gibidir o zaman insan. Vadesi dolana kadar gezinir durur alemde, ne kendine, ne ailesine, ne topluma bir şey veremeden de göçer gider.!

Amaçsızca, umarsızca bir yaşam ne sıkıcıdır.! Belki standart bir yaşam kalıbı içinde hayatın getirdiği zorunlulukları yerine getirmek bir çoğuna bir amaç gibi görünebilir. Ama değildir aslında, onlar zorunluluktan yapılır sadece, içinde hedef, ideal, tutku, inanç ve göze alma pek yoktur. Umutsuzluğunu bile görmezden gelen duygusuz bir yaşam.

Davaların mutlaka ulvi, kutsal veya çok büyük amaçlar içeriyor olması da gerekmez tabi. Aslında küçük görünen ama kişinin kendi için anlamı büyük davaları da olabilir insanın.

Bu ikiyüzlü dünyada ‘insan olmak’ ya da insan kalmak bile başlı başına bir davadır kişi için. Ayrıca birbiriyle çelişmedikçe birden fazla davayı da birlikte yürütmek mümkün. Hem bir kaşif olup, bilinmeyeni keşfetmek istersin, hem gasp edilen haklarını geri almak için mücadele eden bir asi olmak. Davalar bazen uzun, bazen kısadır. Bazen de ömrünü tüketir ama dava bitmez, başkaları devralır sürdürür.

Yazının başında dediğim gibi halkların, ulusların, devletlerin ve bireylerin uğruna canlarını bile feda edebilecekleri davaları vardır. Siyasi, dini, sosyal, ekonomik, bilimsel vs. çok farklı amaçlar giden davalardır bunlar. Olması da gerekir, Bosna’da Boşnaklara yapılan Sırp katliamının, Nazi Almanya’sındaki Yahudi soykırımının, günümüzde Çin’in Uygur Türklerine yaptığı zulmün, Amerika kıtasını keşfeden Avrupalıların Kızılderililere yaptığı soykırımın, yine sömürgeci Avrupalıların Avustralya kıtasının yerlileri ve savaş nedir bilmeyen Aborjinlere yaptığı zulüm, ABD’nin Vietnam’a turuncu bomba, Nagazaki ve Hiroşima’ya atom bombası atmasının, Rumların Kıbrıs Türklerine yaptığı katliam ve zulmün, Ermeni tehcirinde bile bile ölüme gönderilen insanların, ama Ermenilerin bu sefer Hocalı’da Azeri Türklerine yaptığı canice katliamın, Başta Fransa ve İngiltere olmak üzere Afrika’da yapılan sömürü, katliam ve zulümlerin… Say say bitmez.! İnsanlık tarihi bu utançlarla dolu maalesef. Çoğunun hesabı sorulamamış, sorumluları gerekli cezaları alamamış olduğu ve bir kısmına da kapanmış davalar gözüyle bakıldığı halde, kapanmaması gereken davalar olduğu, birilerinin bu yaptıklarının bedelini ödemek zorunda olması gerektiği de kabul edilmesi gereken bir gerçektir.

Aslında gelmek istediğim nokta şudur; tüm bu ve benzeri davanın da sürmesi gerekir tabi. Ama insanın kendi bireysel yaşamına yön verecek bir içsel davası da olması gerekir. Onu erdemli, saygın ve huzurlu kılabilecek bir dava olmalıdır bu. Altta akrostiş tarzında vurgulamaya çalıştığım insanın öz davası şu olmalı;

Doğruluk

Adalet

Vicdan

Alçakgönüllülük

Bu öz davayı hepsinden çok önemsemeli insan. Yoksa diğer davalarını kazansa da geçici ve hayali bir mutluluktan öteye gidemez ve gerçek iç huzuru bulamaz.!

Doğruluk, insanın omurgası gibidir. Eğrilirsen dik yürüyemezsin. Doğru olursan gövden de başın da dik olursun. Doğruluk hem sözde hem özde doğruluk olmalı, insan neyse o olmalı, ne gördüyse, ne işittiyse onu söylemeli, çıkar için, makam için, nefsi için doğru olmaktan sapmamalı. Amerika Kölelik Karşıtlığı savunucusu W. Philips*Doğruluk sonsuzluğun güneşidir, nasıl olsa doğar”. Evet doğruluk gerçektir aynı zamanda, üstü örtülmeye çalışılsa da er ya da geç ortaya çıkan hakikatlerin ta kendisidir. Doğruluğun para etmediğini düşünenler hep gaflete düşmüş, dürüst olmamanın bedelini, kah parayla, kah huzurlarıyla, kah cezayla ödemişlerdir. Doğru olmak, olmamaktan daha kolaydır aslında. Bin bir hile, dalavere, yanıltma yerine, insan, zekasını doğru işler yapmaya yöneltse hayatta daha başarılı olur, ama sabır ve azme sahip olmayanın, içinde doğruluk derdi olmayanın yolu sonunda sefillik, hüsran ve mutsuzluk olacaktır.

Doğruluk öğretilen ve öğrenilen bir özelliktir. Bireye doğruluk öğretilmemişse, onu bulması zordur. Ama doğru olmamanın bedelini ödeyerek veya bedelini ödeyenleri görerek de doğruluğu bulabilir. Gelişen ve değişen varlık, öz yapısını da değiştirebilir. Saf doğruluğu yeniden keşfeder ve bunun eşsiz iç huzuru onun en değerli ödülüdür. Yararcı bakış açısıyla da, doğruluk güveni inşa eder. Doğruysanız güvenilirsiniz ve güvenilirseniz kazanırsınız. Bosch*’un ünlü sözü geldi aklıma; “insanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim” demiş ya hani. Para kazanmayı bir vurgun gibi değil de herkesin hakkını alabildiği, süregelen adil bir düzen gibi görenler daha fazla kazanca sahip olurlar. Aşırı kazanç olmasa da sürekliliği olan bir kazanç insanı daha güvende ve mutlu hissettirecektir.

Doğrulukla çıkarlarımız çatıştığında neyi tercih edeceğimize karar verirken, nefsimiz çıkarlarımızı, aklımız ise doğruluğu seçecektir. Sizi nefsiniz değil de aklınız yönetirse doğruluktan şaşmayacak, aslında gerçek çıkarınızın onda olduğunu da göreceksiniz.

Doğruluk özümüzde var olan ama yine de yeniden keşfetmemizi bekleyen bir gizil güçtür. Ne kadar erken keşfedersek o derece erdemli bir insan olmaya yakınlaşırız.

Adalet, devletin temeli ve bireyin güvencesidir. Adalet olmayan bir toplum nasıl yok olmaya mahkumsa, birey için de adalet onun varoluşunun temel direğidir. Adalet hakkaniyettir, eşitliktir, liyakattir, verdiğin kadar almak, aldığın kadar vermektir. Adalet bir ülküdür, bireyin de toplumun da en temel sosyal gıdasıdır. Adaletsizlik ruhsal çatışmaya, o da hastalıklara kadar götürür insanı. Sadece adliyede değil, okulda, evde, işte, sokakta, oyunda, sporda, bilimde, siyasette, arkadaşlıkta, bindiğimiz otobüste bile adaleti ararız. Bulamazsak kızar, köpürür, mücadele eder geri almaya çalışırız. Ya da bir kısmımız susar, boyun eğer ama ruhumuzdaki huzursuzlukla başa çıkmaya çalışırız. Adaletsizlik hem toplumun hem bireyin dengesini bozan güçlü bir yoksunluk ve kargaşa halidir. Giderilmeden huzur sağlanamaz.!

Adalet sadece hukuki bir kavram değil, bir erdemdir. Hatta Aristoteles*, Platon*, Farabi* ve bir çok düşünüre göre de erdemlerin en önemlisidir. Adil olmadan erdemli olunamaz. Farabi adaletin korku kaynaklı değil, sevgi kaynaklı olması gerektiğini savunur. Yani gönüllü adalet. Sizi hiçbir dış neden (devlet, toplum, yasalar vb.) zorlamadan adil olmayı başarırsanız bu erdemli bir insan olmanın da yolunu açacaktır. Ceza görmekten korktuğu için adil davranan birinin erdeminden söz edilebilir mi? Ama güçlü olduğu halde, bunu lehine kullanmayıp adil olan biri ise hem güvenilir, hem erdemli bir insandır.

Adil olmak tarafsız olabilmektir. Kendinin veya yakınının aleyhine de olsa gerçeği savunmaktır. Mert olmaktır. Eşitlikçi olmaktır, ırkı, dili, dini, cinsiyeti, sosyal veya ekonomik gücü ne olursa olsun herkesin hakkını teslim edebilmektir. Kendinden önce karşındakinin hakkını düşünmektir. Bu yüzden zordur. Böylece sahip olunması en güç erdemdir belki.!

Vicdan, insanın doğru ve adil olmasının teminatıdır. Doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırt etmemize yarayan içsel bir mahkemedir. Öz benliğimizin sesidir, öz saygımızın da temel harcı. İnsan her gün kendi içsel muhasebesini yapabilmeli; kimsenin hakkını yedim mi, kimseye acımasız davrandım mı, kimseyi haksız yere üzdüm mü, kimseye zarar verdim mi gibi soruları kendine sormalı, böylece vicdanının körelmesine izin vermemelidir. Yaptığı yanlışları düzeltmeli, verdiği zararı telafi etmeli, adaletin terazisini kurup hakkı haklıya teslim edebilmelidir. Egosuna, nefsine yenilmeden, kendini eleştirebilmeli, geç olmadan vicdanını rahatlatacak her neyse onu yapmalıdır. Geç kalırsa, bu ruhunu çürütecek, ya vicdansız birine dönüşecek, ya da başa çıkamadığı suçluluk duygusu onu hasta edecektir.

Balzac* diyor ki; “Vicdanımız yanılmaz bir yargıçtır. Biz onu öldürmedikçe”. Gerçekten de böyledir vicdan. Ama onu canlı tutabilmek, bunun için de sesine kulak vermek gerekir. Duymaz isek sesi cılızlaşıp, körelir ve yok olup gider. Kötülüklere yol verir. Vicdansızlık insanı bir canavara dönüştürebilir. Kendinden başkasını umursamayan, hırsı, bencilliği ve hatta zevki için insanlara, hayvanlara, doğaya zarar veren biri olup çıkar vicdanı olmayan kişi. Onu kaybettikten sonra bulmak çok zordur. O yüzden onu kaybetmemeli, içimizdeki bu ruhsal hazineyi gözümüz gibi korumalıyız.

Alçakgönüllülük, bir başka erdemdir insan için. Kendini, sahip olduklarına bakıp başkalarından üstün görmek ne büyük bir gaflettir aslında.! Parası var diye yoksulu, eğitimi var diye eğitimsizi, güzel diye pek güzel olmayanı, başarılı diye başarısızı, mevkisi makamı var diye olmayanı hor gören, aslında kendi içindeki zavallılığını göremeyendir. İnsanlar eşit değerdedirler. Birbirlerine göre daha üstün oldukları özellikleri, yetenekleri olsa da insan olarak eşittirler. Kimse ırkı, dini, gücü ve sahip olduğu hiçbir şey nedeniyle kimseden üstün kabul edilemez.

Kibir bir ruhsal hastalık gibidir. Hem sahibini hem etrafındakilere zarar verir. Kibrinden başı hep yukarıda yürüyenler, bir çukura düşünce hor gördüklerinden medet umar, kibirlerinden sıyrılırlar. Ama dersini alan için bu kalıcı olur, alamayan için ise, geçicidir. Çukurdan çıktıktan bir süre sonra yine kibir onları esir alır. Ne değerliyim ki beni kurtardılar diye düşünür hala. Halbuki diğerleri ona sadece merhamet etmişlerdir. Göremez.!

Kendine sonsuz evrenin derinliklerinden bir bak, bir zerre kadar bile değilsin. Bir hiç olduğunun farkına var. Başkalarından daha değerli olduğuna değil, başkalarının da en az senin kadar değerli olduğu gerçeğine ulaştığında ancak gerçek değerini bulacaksın. İnsan olmayı o zaman öğreneceksin. Alçakgönüllü olursan gerçek sevgiyi, dostluğu bulabileceksin.

Alçakgönüllülüğün değersizlik olmadığını bilmelisin. Sana değerinden kaybettirmeyeceğini de. Değerini diğerleri belirler, sen kendine değer biçtikçe daha da ucuzlarsın aslında. Üstün olduğun konular gerçekse, insanlar onu görecek zaten. Senin bunları insanların gözüne sokmaya ihtiyacın yok. Göremeyen de bırak görmesin. Herkesin gözünde parlamak kimse için mümkün olamayacak hiçbir zaman. Ne kendini olduğundan daha aşağıda ne de olduğundan daha yukarıda göstermeye çalışmamalısın, olduğun gibi olmak yeter aslında. Bırak akışına, hak ettiğin yer neresiyse ancak oraya varacaksın.

Yazının başında demiştik ya; toplumların da bireylerin de türlü türlü davaları vardır. Yaşam amacına dönüşmüştür bunların bazıları. Tüm bu davalar da önemlidir elbet. Ama hepsinden önemlisi insanın bu iç davası olmalıdır. Bu olmadan diğer davalar da haksız olur, kazanılması imkansız olur. İnsanın bu temel davası önce ‘insan olmak’ olmalı. İnsan olmak için eğitimin, güç ve paranın, hatta dinin bir önemi yoktur, insan olmak sadece bir ahlak meselesidir. İnsanın davası doğru ahlakı bulmak olmalı. Ahlaklı, erdemli bir insan olmak, var olmanın temel düsturu olmalı. Ancak o zaman bu yaşamınız gerçek anlamını ve değerini bulabilir. Yoksa boş gelmiş, boş gitmiş olursun sadece bu alemden.!

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz

 

* Viktor Emil Frankl (1905-1997); Avusturya’lı Musevi psikiyatrist. Varoluşçu Psikolojinin bir önemli ismi.

* Wendell Philips (1811-1884); ABD’li avukat. Kölelik karşıtlığının en önemli savunucularından.

* Robert Bosch (1861-1942); Alman mühendis ve sanayici.

* Aristoteles (M.Ö. 384-322); Antik Yunan düşünürü.

* Platon (Aristokles) (M.Ö. 428-347); Antik Yunan düşünürü. Sokrates’in öğrencisi, Aristoteles’in hocası.

* Farabi (872-950); Türkistan’da doğmuş, ünlü Türk düşünürü ve bilim insanı.

* Honore de Balzac (1799-1850); Fransız yazar. Goriot Baba, Vadideki Zambak gibi onlarca ünlü kitabı vardır.

Yorum Yaz